Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tolstoy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2016 Cuma

Smert Ivana Ilyicha / İvan İlyiç’in Ölümü – Lev Tolstoy



Eylul’de okudum, ancak simdi yazabiliyorum. Soyle basliyor:

‘İvan İlyiç orada toplanmış olanların meslektaşıydı. Birkaç haftadır hasta yatıyor, hastalığının iyi olmayacağı söyleniyordu. Henüz görevinden ayrılmamakla birlikte, ölümü halinde onun yerine Alekseyev’in, Alekseyev’in yerine de ya Vinnikov’un ya da Ştabel’in atanacağı söylentileri dolaşıyordu. Bu nedenle, İvan İlyiç’in öldüğünü öğrenir öğrenmez odadaki bayların ilk aklına gelen, bu ölümün kendilerinin ve tanıdıklarının  yer değiştirmesi, yükselmesi üzerinde ne gibi bir etkisi olacağıydı.’

‘Bu ölümün zihinlerde uyandırdığı çeşitli yer değişikliği ve yeni bir göreve geçme düşüncesi bir yana, yakın bir tanıdığın ölmüş olması hepsinde, her zaman olduğu gibi,  ‘iyi ki ölen ben değilim de o’ şeklinde bir sevinç yarattı.’

Insanin kendine bile itiraf edemeyecegi birseyi bu adam nasil da bulup cikarip caktirmadan yuzune vuruyor. Ivan Ilyic’in mesai arkadaşı sosyal ödevlerini bitirip hemen kendini vint oyununa zor atiyor mesela.

Es seciminde farketmeden sunu dustur edinenler, okusalar ne hissederlerdi acaba?

‘İvan İlyiç kendisine daha iyi bir eş seçebilirdi, ama bu da iyi sayılırdı.’

Boyle anlamsiz davranislarda bulunmak neden bu kadar yaygindir ki?

‘Karısı ortada fol yok yumurta yokken hayatın tadını tuzunu kaçırıyordu. Durup dururken onu kıskanıyor, ondan kendisine ilgi göstermesini istiyor, sağa sola çatıyor, birtakım hoş olmayan kaba davranışlarda bulunuyordu.’

‘Arada bir karı koca arasında bazı anlaşmazlıklar çıkmıyor değildi, ama ikisinin de durumlarından memnun olmaları ve işlerin çokluğu büyük kavgaların çıkmasını önlüyordu. Her şey düzene girince biraz canları sıkılmaya, bir şeyin eksikliğini duymaya başladılar; neyse ki o zamana kadar yeni dostluklar kurulmuş, yaşamları yeni aliskanliklarla dolmuştu.’

Hayatta her seyi degistirecegi sanilan seyler vardir, gerceklestiklerinde ise aslinda pek az seyi degistirebildikleri gorulur: Ivan Ilyic’in yeni bir eve tasinmasi da benzer bir hikaye:

‘İstedikleri gibi bir daire de bulunmuştu. Eski tarza uygun, yüksek tavanlı bir konuk odası, çalışmak için kocaman bir salon, karısıyla kızı için ayrı odalar, oğlu için bir derslik; kısacası her şey tam onlar için düşünülmüş gibiydi. İvan İlyiç evin düzenini de üzerine aldı. Duvar kağıtlarını kendi eliyle seçti, evin mobilyasını elden düşme eşyalardan alarak beğendiği döşemelik kumaşlarla bunlara günün anlayışına uygun bir görünüş verdi. Her şey yavaş yavaş tamamlandıkça hayalinde yaşattığı şekle bürünüyordu. (…) İvan İlyiç her şey olup bittikten sonra evin günün zevkine uygun, ince, kibar bir görünüş alacağını anlamıştı. Akşamleyin uykuya yatarken salonun alacağı şekli hayal ediyordu. Henuz tamamlanmayan konuk odasina baktikca ocagi, ocagin onune konulacak paravanayi, etajeri, saga sola dagitilacak ufak sandalyeleri, duvarlara asilacak tabaklari, tunc biblolari yerli yerinde goruyordu. (...) Durusmalarda bazen dalip giderdi, bu sirada duz ya da kabartmali kornislerden hangisinin perdelere daha iyi gidecegini dusunuyor olmaliydi.’

‘Aslına bakılırsa pek zengin olmayanların zenginlere benzemek için aldıkları, ancak birbirininkine benzer. Ivan Ilyiç'inkinin olup olacağı da buydu. O da, kendisi gibi orta halli insanların belirli kişilere özenerek aldıkları döşemelik kumaş, abanoz mobilyalar, çiçekler, halılar, tunç biblolar cinsinden koyulu açıklı birtakım bilinen eşyalar almıştı. Bütün esyalari bu benzerlikle değerlerinden yitiriyordu, ama gelin bir de ona sorun!...’

Yeni evle ilgili bir isle ugrasirken duser, bir yerini incitir. Once onemsenmeyecek gibi gorunen bu incinme, bir sizi ile kendini surekli hissettiren bir agriya donusur (Kitabi okudugum siralarda yeni duzene alisma cabalari ile kendini gosteren surekli bir boyun agrisi Ivan Ilyic ile empati yapmami kolaylastirdi). O benden farkli olarak doktor doktor geziyordu ama:

 ‘Ivan Ilyiç doktorun kararından durumunun kotu oldugunu, doktor da dahil, belki  kimsenin buna aldırış etmediğini anladı. Bunu anlayınca da büyük bir şaşkınlık gecirerek kendine acımaya, böyle önemli bir konuda ilgisiz kalan doktoruna kin duymaya başladı.’

‘Doktoru ziyaret edeli beri Ivan Ilyiç'in başlıca uğraşısi, doktorun sağlığını koruması için söylediklerini harfi harfine uygulamak, ilaçlarını almak ve vucudunu günden güne kemiren ağrılarına kulak vermek olmuştu. Çevresindekilerin hastalıkları, sağlık durumları, onun en çok ilgi duyduğu konular arasına girdi. Yanında birilerinin hastalığından, Ölümünden, iyileşmesinden, hele hele kendisininkine benzeyen bir hastalığından söz edilmeye görsün, hemen dikkat kesiliyor, heyecanını belli etmeden sorup soruşturuyor, kendi hastalığıyla karsilastirmalar yapiyordu.’

Bazen guldurmuyor da degil:

‘Odasına gidip soyundu, eline Zola'nın bir romanını aldı. Ama bir türlü kendini okumaya veremiyordu. Hayalinde körbağırsağını isteğine uygun olarak düzeltti. Bütün organları görevlerini düzenli bir biçimde yaparak tıkır tıkır çalışiyordu. Kendi kendine, "Olacağı zaten buydu, yalniz doğaya biraz yardım etmek gerek," diye düşünüyordu. Bu sırada ilacını hatirlayarak dogrulup aldi, suyla icerek sirt ustu uzandi. Ilacın etkisini, ağrıyı nasıl yavaş yavaş kestiğini dinlemeye koyuldu.’

‘"Gaius gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir sebep yok; ama ben Vanya, Ivan Ilyiç, başkayim... Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten ayrıyım. Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç olurdu bu!"

Malesef tamame yabancisi olmadigim sayiklama halleri (insani bu kadar yoran cok az sey vardir herhalde):

‘Kanepenin arkalığında bir düğme, sahtiyan kaplamada kırışıklar, derken, "Sahtiyan hem pahalı, hem de dayanıksız... Onun yüzünden az mı kavga ettik?... Ama babamızın yırtılan çantasının sahtiyanı da, o yüzden çıkan kavga da bir başkaydı... Bunun icin bizi odaya kapatmışlar, annemiz bize börek getirmişti..." diye düşünerek yine çocukluğuna gidiyor, gene acı şeyler hatirliyor, bu düşünceleri kendinden uzaklaştırıp başka şeyler düşünmeye çalışıyordu.’

Allah insani bunlardan korusun iste. Ic hesaplasma bile degil bunlar, anlam verememek sadece. Otomatik pilota alinmis gibi yasanan bir hayat insana hayret veriyor demek ki.Hem de olum o kadar yakinken:

"Karşı konulmaz," diyordu. "Ama en azından nedenini anlayabilseydim! Bunu da yapamıyorum... Gerektiği gibi yaşamamış olsaydım aklım yatardı. Böyle bir şeyi nasıl kabul ederim?" Ivan Ilyiç şöyle bir gerilere gidince yaşamının geleneklere, göreneklere, nezaket kurallarına uygun geçtiğini düşünüyor, "Böyle bir şey olamaz!" diyordu. Bir yandan da gülümsüyordu.’

‘Kendisinden yüksekte olanların iyi saydığı şeylere karşı içinde uyanan belli belirsiz kıpırdanışlar, hani şu içinde uyanır uyanmaz kovmaya çalıştığı zayıf kuşkular doğru olabilirdi ve belki bunun dışındakiler gerçeğe aykırıydı! Eşi de, yaşama düzeni de, aile anlayışı da, görev ve toplum ilişkileri de temelden yanlıştı belki de.’

Sanki obur tarafa gecip de geri donmus gibi boyle tasvirler nasil yapilabiliyor?

‘Zaman kavramını unuttuğu üç gün boyunca, görünmeyen, karşı konulmaz bir kuvvetin onu sokmaya çalıştığı siyah çuvalın içinde debelendi durdu.’

‘Kendi kendine, "Evet, yaşamım boyunca gerekeni yapamadığım doğru," diyordu. "Ama zararı yok. 'Mecbur olunan şey' de pekâlâ yapılabilir. Peki nedir bu mecbur olunan şey?" Ivan Ilyiç bu soruyu sorduktan sonra birdenbire sakinleşti.’

Bir insandan sefkat esirgenmisse, o da bunu baskalarina gostermeyi ogrenememisse daha kotu ne gelebilir ki basina?

‘Can çekişen Ivan Iyiç avaz avaz bağırıyor, kollarını oradan oraya savuruyordu. Eli birden oğlunun başına çarptı. Çocuk elini yakaladı, dudaklarına götürdü, ağlamaya başladı, işte o anda kara deliğe yuvarlanarak oradaki ışığı görmüş, yaşamının gerektiği biçimde geçmediğini, ama henüz bunu düzeltebileceğini anlamıştı.’

‘Içinde ölüme karşı duyduğu her zamanki korkuyu arıyor, bulamıyordu. Nerede?... Ne ölümü?... Korkunun zerresi yoktu, çünkü ölüm yoktu. Ölüm yerine aydınlık vardı. "Demek öyle! Ne büyük mutluluk!..." Bütün bunlar onun için bir anda oluverdi ve bu anın anlamı artık değişmedi. Orada bulunanlar içinse can çekişmesi iki saat daha sürdü. Göğsünde bir şeyler hırıldıyor, bitkin bedeni tir tir titriyordu. Sonra hırlamalar, titremeler gitgide azaldı. Birisi üzerine eğilerek, "Bitti!" dedi. Ivan Ilyiç bunu işitti, içinden aynı sözü yineleyip, "Ölüm bitti, o yok artık," dedi. Derin bir soluk aldı. Daha soluğun yarısındayken durdu, gerindi ve can verdi.’


Ve spoiler’in en basindan, oykunun ismi ile verildigi olum gerceklesir. Olen hic haketmedigini dusunerek ve geride kendisi icin uzulen pek az insan birakarak gitmistir. Gercekci ve fazlasiyla uzucu bir hikaye.

6 Haziran 2014 Cuma

Voskreseniye / Diriliş – Lev Tolstoy


Altın Klasikler Dizisi’nden 1975 basımlı büyük roman.  Hakkında hiçbir şey duymamış olmak kitabın güzelliğini benim için daha da çok artırdı. Hayatımın yoğun değişiklikler  ve uğraşlar getiren bir bölümünde olduğum için bu güzel kitabı bitirmem haftalar sürdü. Kitap Ergin Altay’ın güzelim çevirisi ile şöyle başlıyor:

“Yüz binlerce insan avuç içi kadar bir yere toplanıp, üst üste yaşadıkları toprak parçasını toprak parçasını çirkinleştirmek için var güçleriyle çalışmış olsalar; üzerinde hiçbir şey yetişmesin diye her yanına taş dikmiş, filizlenen her otu kökünden koparmış, havayı taş kömürü, petrol yakarak ellerinden geldiğince kirletmiş, çevredeki tüm ağaçları kesmiş, tüm hayvanları, kuşları uzaklaştırmış olsalar bile gene de ilkbahar ilkbahardı; kentte bile Güneş pırıl pırıldı gökyüzünde.”

Evet, bu da Sefiller gibi insanoğlunun yaptığı yanlışlara ışık tutan bir kitap. Benim gibi felsefeyi ancak romanlara yedirilmiş şekilde tolere edebilen biri için düşünmeye yardımcı bir kitap. Prens Nehlüdof, toplumdaki konumu gereği bazı davalarda jüri olması için mahkemeye çağırılmaktadır. Bu seferki davada ise sanıklardan biri, Nehlüdof’un seneler önceki aşk macerasından sonra avucuna para sıkıştırıp terk ettiği Katerina Maslova’dır. Maslova artık bir “genel kadın”dır ve bir müşterisini zehirleyerek öldürmekten suçlanmaktadır.  Nehlüdof’daki değişim Maslova’yı bu yola itenin kendisi olduğunu düşünmesiyle başlar. Oysa son birkaç yıldır düşünmeden, mutlu mesut yaşamıştır:

“Kendine inanmaktan vazgeçip başkalarına inanmaya başlamasının nedeni, kişinin kendine inanarak yaşamasının son derece güç olmasıydı: Kendine inanarak yaşayabilmesi için kişinin bütün soruları, küçük hazlar peşindeki yaşayan ‘ben’in istediği gibi değil, hatta çoğunlukla onun istediğinin tam tersine çözümlemesi gerekir; öte yandan, başkalarına inanırsa çözümleyeceği hiçbir şey yoktur, her şey çözümlenmiştir, hem de yaşayan ‘ben’in istediği gibi. Dahası var, kendine inanarak yaşarken çevresindeki insanların eleştirileriyle karşı karşıya kalıyordu hep, başkalarına inanmaya başlayalıberi herkes övüyordu onu.”

Mahkemede geçen olaylar, okuyucuya kimsenin adaleti sağlamak gibi bir gaye taşımadığını gösteriyor. Jüri, alınan kararda “zehirlememiştir” dese de, “cinayetle ilişkisi yoktur” demeyi unuttukları için neticede Sibirya’ya sürgün ediliyor Maslova. Suçsuz olmak yetmiyor, şansı yaver gitmediği için mahkum ediliyor. Mahkumların cezaevi kilisesinde yapılan ayinle ilgili de ilginç düşünceler var kitapta:
“Papazdan, müdürden tutun da Maslova’ya kadar hiç kimse, papazın, tuhaf tuhaf sözcüklerle övdüğü, adını bir çok kereler tekrarladığı İsa’nın burada yapılanları yasakladığını aklının ucundan bile geçirmemişti. Böylesine anlamsız, saçma sapan duaları, öğretmen papazların ekmekle şaraba yaptıkları bu çirkin okus-fokusu yasaklamakla kalmamış, insanların başka insanlara öğretmen demelerini, tapınaklarda dua etmelerini de kesinlikle yasaklamıştı.  Herkesin yalnız, bir başınayken dua etmesini buyurmuş; kendisinin tapınakları yıkmak için geldiğini, tapınaklarda değil, gerçekte, ruhta dua etmenin gerektiğini söyleyerek tapınakları da yasaklamıştır.”

Bunları okuyan kilise durur mu, o da Diriliş romanını yasaklamıştır. Romanda Tolstoy’un bütün insanlığa sert eleştirileri vardır aslında:

“Çalmaktaki becerikliliğiyle övünen bir hırsız, rezilliğiyle övünen bir genel kadın, canavarlığıyla övünen bir katil görünce şaşırıyoruz. Bu şaşkınlığımızın tek nedeni, bu insanların kendilerine özgü bir çevreleri olması, en önemlisi de, bizim onların bu çevresinin dışında bulunmamızdır. Zenginlikleriyle, yani soygunculukla övünen zenginler; tutkularıyla, yani başkalarını öldürmekle övünen komutanlar; güçleriyle, yani güçsüzleri ezmekle övünen hükümdarlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı aslında? Bu insanların, durumlarını haklı göstermek için benimsedikleri dünya görüşünü, iyilikle kötülük üzerine düşüncelerini çirkin görmememizin tek nedeni, böyle kötü düşünen insanların çoğunlukta olmaları, bizim de onlardan olmamızdır.”

Din suçlularıyla ilgilenen Toporof üzerinden, batıl inançları da irdelemiştir Tolstoy:

“Koruduğu din onun için, bir tavukçu için tavuklarını beslediği solucan neydiyse oydu. Ölmüş solucan pisti, iğrençti, ama tavuklar seviyorlardı onu, yiyorlardı, öyleyse vermek gerekirdi onlara solucan (…) Böyle düşünüyordu Toporof, halkın batıl inancı sevdiğini sanıyordu. Oysa halkın batıl inancı sevmesinin suçu Toporof’un, onun gibi aydınlığa kavuşmuş, ama ellerindeki ışığı, bilgisizliğin karanlığından kurtulmaya çalışan halka yardım için değil, onu bu karanlığa iyice gömmek için kullanan insanlardı.”

Nehlüdof hatasını düzeltmek için Maslova’yla hapishanede görüştükçe, ondan yardım isteyen birçok mahkumla karşılaşır. Kimisinin kimliği yok diye aylardır içeride tutulduğunu görüp şaşırır. Kimisinin annesi ile görüşebilmek, içeri kitap sokabilmek gibi isteklerini yüksek çevreden tanıdıkları sayesinde yerine getirir. Bazen bu yüksek çevreden “O mahkum kadınla evlenmek istiyormuşsun, bunca sıkıntına değecek kadar güzel mi bari?”  gibi laflar duyar. Ama kitabın en güzel yanlarından biridir bu: Maslova artık ona çekici gelmese de bu kararı almıştır Nehlüdof. Ona aşık olduğu için böyle bir karar vermesi erdem gerektirmezdi zaten.

Nehlüdof’ta varolan kendine inanma çabası Tolstoy’un çabasının bir yansımasıymış önsözden öğrendiğime göre. Tolstoy köylülerin hayat şartlarını düzeltmeye çalışmış, köylüler bunu kuşkuyla karşıladıklarından başarıya ulaşamamış. Nehlüdof da ne umutlarla köylülerine toprak kiralayacak oluyor ama karşısında neşeli değil kuşkulu yüzler görüyor. Kimine göre anarşiden başka bir şey ifade etmeyen şu sözleri ediyor köylüler hakkında:

“ Halk, devletin onu soyduğunu biliyor. Biz toprak sahiplerinin, çok eskiden soyup elinden herkesin ortak malı olan toprağı aldığımızı, ondan çaldığımız bu topraktan, sobasını yakmak için çalı çırpı toplarken yakalayınca da onu deliğe tıktığımızı, onu hırsız olduğuna inandırmaya çalıştığımızı da biliyor.”

İnsan ölümüne karşı duyarlılığın insanlık gereği olduğunu, “ölmüştür geçmiştir” demeninse insanlığa sığmayacağını hatırlatıyor bir mahkumun ölümü üzerine:

“Bu insanın ruhsal yaşayıştan nasıl yoksun bırakıldığı belliydi yüzünden; ellerinin, zincire vurulmuş ayaklarının ince kemiklerinden, ölçülü, biçimli bedeninin her şeyinden onun bir zamanlar ne denli güzel, güçlü, becerikli bir insan, itfaiye komutanının ayağı incitildi diye öylesine kızdığı o kula attan ne denli üstün bir yaratık olduğu belliydi. Oysa öldürmüşlerdi onu; bir insan olarak ölümüne kimse acımadığı gibi, insanlığın boşu boşuna bir güç kaynağını yitirdiğine de üzülmüyordu kimse. Ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunda olmanın verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı.”

İnsanları sevmenin önemini de:

“… belki gereklidir valiler, müdürler, polisler, ama insanlara vergi en önemli duygudan, birbirine acıma, birbirini sevme duygusundan yoksun insan görmek korkunç bir şey.”

“Günümüzde insanların, hristiyanların, temiz ruhlu, iyi insanların, kendilerini suçlu hissetmeden korkunç canavarlıklar yapabilmeleri için nasıl bir düzen olmalı? Bir tek çözüm yolu olurdu bu sorunun: Şimdiki düzen. İnsanların vali, müdür, subay, polis olmaları, yani önce, insanlara eşya gibi, kardeşçe bir sevgi duymadan davranılmasına izin veren devlet hizmeti diye bir şeyin olduğuna inanan insanların bulunması; sonra, devlet hizmetinde bulunan bu insanların, yaptıklarının sorumluluğu belirli olarak birisinin üzerine düşmeyecek biçimde örgütlenmeleri gerekir. Bugün gördüğüm canavarlıklar başka hiçbir koşul altında olamaz. İnsanlara sevgisiz davranılabilecek durumların olduğunu sanıyorlar, oysa yoktur böyle bir durum. Eşyalara karşı sevgisiz davranabilir insan: Ağacı kesebilir, çamurdan tuğla yapabilir, acımadan dövebilir demiri, ama arılara karşı dikkatsiz davranamayacağı gibi, insanlara karşı da sevgisiz davranamaz. (…) insanlara karşı davranışlarının da ancak onları sevdiğin zaman bir yararı olur, zararı dokunmaz.”

İşin kötüsü bu sevgisiz bırakılmış insanlara, mahkumlara din adına verilen beylik öğütlerdir. Nehlüdof’un cezaevini gezdirdiği bir İngiliz bir yandan İncil dağıtırken bir yandan inciler döktürmektedir:

“- Söyleyin onlara, tam tersini yapmalıdırlar bunun. Bir yanağına vurulursa ötekini uzatacaksın.”
Bunu söylerken yanağını uzatmıştı.
Nehlüdof Rusçaya çevirdi.
Bir ses duyuldu cezalılar arasından:
- Kendi bir denese bunu bakalım.
Yatan hastalardan biri:
- Ya ötekine de yapıştırırsa tokadı herifçioğlu? dedi, o zaman neyi uzatacaksın? 

Neticede bu kitap bana cezaevlerinin gerekliliğini değilse de, o gereklere ne kadar hizmet edebildiğini sorgulattı:

“Suçlu saydığımız insanları birkaç yüzyıldır öldürüyorsunuz. Bitirdiniz mi bari onları? Ne gezer, üstelik çoğaldılar. Cezalarınızın iyice kötüleştirdiği suçlular doldurdu her yanı.”

Nehlüdof’la beraber çıktığım yolculuğu mutlu bitirdim ben. Çünkü biliyordum ki, onun da eksiklikleri vardı; bazı insanlara hala  iğrenmeden bakamıyordu. Ama Sibirya’ya giderken tanıdığı siyasi suçluların çoğunun sırf ortalama üstü bir bilince sahip oldukları için ceza çektiklerini gördü. Onu hala sevmesine rağmen, hayatını onunla birleştirerek ona zarar vermek istemeyen Maslova’nın fedakarlığını gördü. Ve o geceden sonra  “yepyeni bir hayat başladı Nehlüdof için; eski koşulların yerini yenileri aldığı için değil, o geceden sonra her şeyi eskisinden bambaşka gözlerle gördüğündendi bu değişiklik.”

****  ilginç obje: pince-nez: Romandaki karakterlerin mütemadiyen bir şeyler incelemede kullandığı kelebek gözlük. “pinch” ve “nose” kelimelerinden geliyormuş Fransızca orijinali de. 

Pince-nez'iyle Çehov.