Altın Klasikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altın Klasikler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2017 Pazar

Doctor Zhivago – Boris Pasternak



Rus klasiklerini genelde severim ama bunu sevemedim. Karakterlerin çektiği acılar hiç umurumda olmadı. Okuyalı da bir süre olduğundan aklımda bölük pörçük şeylerden başka bir şey kalmadı. Zaten konuyla ilgili tarihsel bilgim yok, Pasternak da bu konuda pek  yardımcı olmuyor.

Rus devriminin sonuçlarını ele alan kitap, kahramanımız Yuri’nin annesinin cenazesi ile başlıyor. Yuri dayısı Nikolay Nikolayeviç ile birlikte yaşıyor. Bir de Lara var: Babası yaşındaki avukat Komarovsky onunla ilgilendiği için hem gururlanan hem de bundan tiksinen bir kız. Pasha isimli bir gençle evlenir ama o da askere gitme kararı verip onu kızı ile bırakır.

‘O ılık, kurşuni ışıklarla aydınlanan dağ sabahında Çar’ı seyreden Yuri, ona acımaktan kendini alamadı. Bu çekingen, utangaç kimsenin bir zorba olduğunu, bağışlamak, öldürmek, hatta sürgüne yollamak yetkilerine sahip bulunduğunu bilmek insanın içini burkuyordu.’

Yuri ise Tonya ile evlenir. Savaş yüzünden tanıyamadığı çocukları, uzun yolculuklar sonucunda ulaştıkları Varykino’daki yeni kulübeleri, orada ekip dikerek karın doyurmaya çalışmaları, Yuri’nin tek başına yaptığı ve onu neredeyse öldüren uzun yolculuk.

‘Onun için gerçekten yaşamanın en kolay yolu herkes gibi yaşamaya çalışmaktı. Herhangi bir iz bırakmamaya çalışarak başkalarının yaşamları arasında kaybolmak gerekiyordu. Paylaşılmayan mutluluk, mutluluk sayılmazdı. Kentte tek ördek, kendi ördekleri; tek içki kendi içtikleri ispirto olduğu için bunlar gerçekliklerini yitirmişler, sanki içki ve ördek olmaktan çıkmışlardı. İşte bu, her şeyden çok canını sıkıyordu.’

‘Bir zamanlar ben de aşırı derecede devrim taraftarıyım ama şimdi zorla hiçbir şey kazanılamayacağını biliyorum. İnsanlar iyiliğe, iyilikle götürülmeli.’

‘Çocukluğumda geçirdiğimiz yaşamı çok iyi anımsıyorum. Barış ve sükun içinde yaşadığımız o günler bugün gibi gözümün önünde. O zamanlar herkes kendini akıllıca davranmaya, vicdanının sesine uymaya zorunlu hissediyordu. Cinayetler yalnızca oyunlarda, gazetelerde ve dedektif romanlarında geçerdi. Günlük yaşantımıza girmemişti. Sonra birdenbire bu sakin, günahsız yaşamdan, soykırım, zulüm dolu bir dünyaya geçiverdik. Cinayetler ödüllendiriliyor, işkence en doğal hak gibi görülüyordu. Bu durumun böyle süreceğini, cezasız kalacağını sanmıyorum. Her şeyin nasıl başladığını, nasıl bozulduğunu sen benden daha iyi anımsarsın.’


Bir süre aşıklar Lara ve Yuri tekrardan buluşuyor ama bir sonraki, son buluşmaları Yuri’nin cenazesinde oluyor. En sonunda da Tanya isimli bir kızın meğerse bu ikisinin kızı olduğunu öğreniyoruz.

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Prestuplenie i nakazanie / Suc ve Ceza / Crime and Punishment – Dostoyevski


Okudugun kitaplar, izledigin filmler biriktikce, daha zor etkilenir hale geliyorsun. Bazen turunun guzel bir ornegi olan eski bir film, isledigi konu sonradan bir suru filmde daha islendigi icin seni o kadar da etkilemiyor. Bundan dolayi bazen bir filmi veya kitabi uretildigi seneye gore degerlendirip takdir etmek icin kendimi zorlarim. Benim icin Suc ve Ceza, bunu yapmama gerek birakmayan bir roman, “zamansiz” dediklerinden.  Kurgusu tipki Ecinniler’de oldugu gibi beni hayretler icinde birakti. Bir sonraki bolumu deli gibi merak ettirdi ki cok nadir basima gelir. Tekrar okunabileceklerden oldu bu da. 

Lisede okumaya baslamistim aslinda, cinayet sahnesinde ise hassas bunyem fazlaca etkilendigi icin okumayi birakmistim. O zamandan beri de bilincli bir sekilde bu kitaptan kendimi mahrum biraktim. Kismet simdiyeymis. Cinayet o kadar anlamsizdi ki, anlamsiz olmasi nisbetinde etkilemisti beni. Yine oyle oldu aslinda. Hasan Ali Ediz’in cevirisi ile iki cilt olarak basilan bu kitabin iki cildini farkli kisilerden almis oldum. Ilk cildi bir profesore aitmis, ikinci cildi kimden Allah bilir.

Temmuz baslarinda Petersburg’da. Bogucu, basik, pis kokulu binalar. ‘Bir mezari veya bir dolabi’ andiran bir oda. Dokulen kiyafetler ve aclik. Iste Raskolnikov’un ilk sahnedeki hali. Sonya’nin dususunu ilk duydugunda ironik dusuncelere daliyor:

‘Diyorlar ki bunun zaten boyle olmasi gerekmis. Her yil boyle bir yuzdenin bir yerlere defolup gitmesi gerekiyormus… Anlasilan otekilerine engel olmamak, onlarin rahatini saglamak icin olsa gerek… Yuzde! Dogrusu parlak bir laf: yatistirici, bilimsel bir laf… Bir sefer yuzde dendi mi, artik korkuya ne hacet! Bak mesela bunun yerine bir baska soz kullanilsaydi o zaman belki de bu kadar guven verici olmazdi.’

Eline zorlukla gecirdigi birkac rubleyi baskasina vermekte tereddut etmeyen, hukuk ogrenimi goren zeki bir delikanli katil olunca onun yasadiklarini gercekten onemsiyor insan. Bazen ruyamizda sevdigimiz birinin olumunu veya bir suc isledigimizi goruruz de uyaninca gercek olmadigini gormenin ferahligi nasil ruyadaki hosnutsuzlugu bize hissettirmezse, Raskolnikov da oyle biri ki, bu cinayet ruya olmus olsa o da ayni sekilde rahatlayacak ve sevinecek gibi. Peki ayni zamanda nasil bu kadar gururlu olabiliyor, pismanlik duyamiyor bir turlu? Iste onu en basta bu sucu islemeye iten felsefesi:

‘Bir yanda budala, anlamsiz, onemsiz, ters, hastalikli, kimseye yarari olmayan; tam tersine herkese zarari dokunan, nicin yasadigini kendisi de bilmeyen, yarin nasil olsa kendiliginden olecek olan bir kocakari var… Ote yanda da, yardim goremediklerinden bos yere ziyan olan, genc, korpe gucler var… Hem bu gibileri binlercedir… Kocakarinin manastira adadigi parayla yapilmasi ve duzeltilmesi elde olan binlerce hayirli is ve tesebbus var… Yuzlerce, belki de binlerce kisi dogru yola cikariliyor… Onlarca aile sefaletten, ahlak fesadina ugramaktan, fena yola dokulmekten, zuhrevi hastaliklar hastanesine dusmekten kurtariliyor. Hem butun bunlar kocakarinin parasiyla oluyor… Kocakariyi oldur, parasini al, sonra da bu parayi butun insanligin, herkesin yararina harca. Ne dersin, yapacagin binlerce hayirli isle bu kucuk cinayet unutturulamaz mi? Bir hayirli olume karsi binlerce hayat… Bu bir aritmetik isi… Hem genel dengede bu veremli, bu aptal kocakarinin hayatinin ne degeri olabilir?’

Dostoyevski, Raskolnikov’u kader kurbani olarak gostermeye calismasa da, cinayet fikri kafasinda belirmeye baslarken rastlanti ile duydugu ve bu fikri besleyecek bilgiler, kaderin potansiyel suclari engellemek veya gerceklesmesine yardim etmek icin bazi cilveleri oldugunu gosteriyor.

‘Insanlar tabiat kanunlari geregince genellikle iki sinifa ayrilirlar: asagi sinif dedigimiz insanlar ki, biricik odevleri, kendileri gibi birtakim yaratiklarin cogalmasina yarayacak material vazifesi gormekten ibarettir. Bir de, kendi cevrelerinde yeni bir soz soylemek yetenek ve istidadini kendinde goren insanlar sinifi… Birinci bolum, yani kendileri gibi yaratiklarin cogalmasina material odevini gorenler, yaradilislari geregince tutucu insanlardir. Uysal bir yasayis surerler, boyun egerek yasamayi severler… Bence bu cesit insanlar soz dinler ve uysal olmak zorundadirlar, cunku bu onlarin odevidir. Onlar, boyle bir yasayista gururlarini incitecek hicbir sey gormezler. Ikinci sinifa gelince, bunlar boyuna kanun sinirlarini asarlar, yeteneklerine gore yikicidirlar ya da buna yatkindirlar… Buyuk bir cogunlukla ve pek cesitli sozlerle, bugunun, daha iyi seyler adina yikilmasini isterler.’

Marmeladov’a ve ailesine merhamet duyan Raskolnikov, fakirligin verdigi sikintiyi belki de daha guclu hissetmeye basliyor. Marmeladov’un olumunun etraftaki yegane etkisi:

‘Kiracilar birbiri pesinden kendi kapilarina cekildi. Hepsinin halinde, en yakinlarinin beklenmedik bir felaketi karsisinda bile insanlarda her zaman gorulen tuhaf bir sevinc duygusu vardi. En samimi acima, acisini paylasma duygularina ragmen, istisnasiz olarak hic kimse boyle bir duyguya kapilmaktan kendini alamamistir.’

Sunun, yazariyla birlikte olen bir tespit oldugu soylenebilir mi?

‘Belki de Katerina Ivanovna, butun kiracilarin, ayrica Amalya Ivanovna’nin kocasinin kendilerinden hic de asagi olmadigini, belki de onlardan cok daha ustun oldugunu, onlardan hicbirinin merhumun karsisinda boburlenmeye hakki olmadigini bilmeleri icin kocasinin hatirasina gerektigi gibi saygi gostermeyi rahmetliye karsi bir borc saymisti… Belki de burada, gunluk yasamimizda her birimiz ve hepimiz icin zorunlu olan bazi sosyal torenlerde bircok fakir fukarayi sadece baskalarindan geri kalmamak ve o baskalari tarafindan ayiplanmamak dusuncesiyle son cabalarini ve biriktirdikleri son meteligi harcamaya zorlayan o fukara guruhunun hepsinden cok etkisi olmustu.’

Marmeladov ailesinin geri kalan uyelerinin icler acisi hali ve ona gosterdikleri sevgi bazen Raskolnikov’un umutlanmasina yol acmaktadir.

‘Farkinda bile olmadigi bir humma nobeti icinde, sadece birdenbire butun varligini kaplayan bol ve guclu bir hayatin yeni ve sonsuz bir duygusuyla dolu olarak, acele etmeden, yavasca merdivenlerden iniyordu. Bu duygu birdenbire, umulmadik bir anda, affedildigi bildirilen bir idam mahkumunun duyacagi heyecanla olculebilirdi.’

Cogunlukla ise gururlu hali ile gercekci olmayan sevincli haller gelmektedir uzerine:

Kararli ve muzaffer bir eda ile: ‘Artik yeter!’ diye soylendi  ve sanki kara bir guce sesleniyor, ona meydan okuyormus gibi, boburlene boburlene ekledi: ‘Ey seraplar, ey manasiz korkular, ey hayaller hepiniz geri!.. Hayat denilen sey var. Sanki simdi ben yasamiyor muyum? Hayatim, henuz o ihtiyar kocakariyle birlikte sonmedi. Allah sana rahmet etsin, ama sen de baskalarini rahat birak! Artik akillandim, isiga ciktim, irademi, gucumu kazandim. Simdi goruruz! Boy da olcusuruz! Oysa ben bir arsinlik bir alan uzerinde bile yasamaya razi olmustum!’

Kizkardesine soyle demistir:

‘Oyle bir sinira gelirsin ki, onu asamazsan mutsuz olursun, o siniri asarsan belki o zaman daha da mutsuz olursun!’

Sonralari, uzerindeki supheler kalktiktan sonra bile teslim olacagini bilmekle beraber hala icinde bir pismanlik duymamasi,  ayni derecede ilginc:

‘Merak ettigim bir nokta var: Acaba beni bekleyen bu on bes – yirmi yillik zindan yasayisim sirasinda, insanlarin onunde, her kelimede kendime haydut diyerek, yalandan aglama gosterileri yapacak kadar ruhca kuculecek miyim?... Evet, evet boyle olmasi gerek! Onlara gerekli olan budur! Iste hepsi de sokaklarda ileri geri mekik dokuyorlar… Ama bunlarin her biri, yaradilisi geregince haydut ve asagilik adam, hatta bundan da kotu: Hepsi de birer budala… Ama, beni surgune gondermekten vazgecmeyi bir dene bakalim, hepsi de soylu bir hosnutsuzluk gostererek kopurup tasacaklar…’

Bunun yaninda ara sira onume cikan mizahi ogeler de yok degil. Mesela Razumihin’in Dunecka’ya olan ilgisini farkeden Raskolnikov’un, onunla ‘iki metre boyunda bir Romeo’ diyerek ve yikanmis olusuyla, surdugu kremlerle dalga gecmesi komikti. Tabi bu gulusmeli diyaloglarin Raskolnikov tarafindan, sorgu yargicinin yanina girerken rahat gorunmek amaciyla yapilmis bir hesap oldugunu dusunursek kurguyu tekrar takdir etmek gerekir.

Diger bir ornek de  Svidrigaylov merhume esi Marfa Petrovna tarafindan surekli ziyaret edilmesi. Son gelisinde ipekli kumastan bir tuvaletle gorunup ona elbisesini begenip begenmedigini sorar. O ise once tuvaleti gozden gecirip sonra dikkatlice kadinin yuzune bakarak: ‘Marfa Petrovna, boyle incir cekirdegi doldurmayan seyler icin bana kadar gelmenin, rahatsiz olmanin ne geregi vardi?’ der.

Daha sonra intihar edecek olan bu adam, gordugu hayaletlerle ilgili ilginc bir fikre de sahipti:

‘Hayaletlerin, hortlaklarin yalniz hastalara gorunduklerini kabul ediyorum. Ama bu hal, hayaletlerin, hortlaklarin sadece hastalara gorunebileceklerini ispat eder, yoksa onlarin hic olmadiklarini degil!’

Epilog, Raskolnikov’un yedi yil kurege mahkum olarak Sibirya’ya gonderildigini, Sonya’nin da onunla beraber gittigini soyluyor. Raskolnikov ‘ikinci kisim’ yani yeni sozler soylemek icin dunyaya gelmis olan insanlardan olmayi beceremedigi icin kendine kizmaktadir:

‘Bari kader, ona pismanligi olsun cok gormeseydi!... Insanin icini yakan, uykusunu kaciran, yurekler acisi bir pismanlik!.. Oyle bir pismanlik ki, korkunc acisi insana, kendini asmayi, ya da suda bogulmayi hayal ettirdigini!... Oh, boyle bir pismanliga ne kadar da sevinecekti! (…) Benim dusunceleri, dunya kurulali beri yeryuzunde kaynasan ve birbirleriyle carpismakta olan oteki dusunce ve teorilerden hangi bakimdan daha budalaca oluyormus?’ diye dusunuyordu.

Sonunda ise Raskolnikov Sonya’nin inancini benimsemeye ve yeni bir hayata baslamaya karar veriyor. Yazara gore bu hayatin bedava verilmedigini, onu cok pahaliya ve gelecekte yapacagi buyuk fedakarliklarla satin almasi gerektigini ogrenecektir. Fakat ‘bizim simdiki hikayemiz burada bitmektedir.’ Keske benim hayalgucume birakmayip onu da yazsaydi Dostoyevski. Bu dikbasli katilin donusumunu gormek de ayni derecede ufuk acici bir yolculuk olabilirdi. 

---------------------------------------------------------

Not: Kitabin onsozunde ilginc bilgi ve tespitler var. Bunlardan biri de Rus edebiyatinin ana malzemelerinden birinin memur tabakasinin hayati oldugu tespiti. Biraz okuyan da basta Gogol ve Cehov olmak uzere memurlari ironic bir uslupla ele alan birden fazla Rus yazar hatirlayacaktir. (Hatta Cehov’un hikayeleri hakkinda yazarken bu yuzden Olacak O Kadar’a benzetmistim) Bu kitapta da romanin akisina dogrudan etki etmemekle birlikte kimi memur tasvirleri var ki cok tanidik geliyor:

‘O, hemen bayagilastirmak icin yururlukteki en yeni dusuncelere hemen ve mutlaka burnunu sokan, bazen samimi olarak hizmet ettikleri her seyi gulunc hale getiren sayisiz, cesit cesit, vakitsiz dogmus, ciliz insanlar, her alanda bilgisi eksik budalalar ve kendisini begenmisler surusunden bir kisi idi.’ 

Bunun yaninda Dostoyevski'nin muhendislik egitimi aldigini, Tolstoy ile cagdas olmalarina ragmen hic biraraya gelemediklerini ve kitap seklinde bir eserinin Turkce'ye ancak 1933 yilinda cevrildigini de onsozden ogrendim. 


12 Aralık 2014 Cuma

Pavilion of Women / Kadin Dunyasi – Pearl S. Buck


Altin Kitaplar’dan 1971’de cikmis bu roman, kolayca okunuyor.

Madam Wu: koklu bir ailenin gumus sikirtisi gibi sesiyle konusan zarif ve guzel hanimefendisi. Kocasini sevmemis, ama bir gorev addettigi icin evlenmis onunla. Kirk yasina bastigi gun ise bir karar verip kendini kadinlik vazifelerinden azad ediyor. Artik evde ayri bir bolmeye tasinacak ve Mr. Wu’ya ikinci bir es bulacaktir.

Sakayik romaninda hayalen kurdugum dekorda aynen devam ettim J Yuksek duvarlarin cevreledigi, tek katli daginik binalardan olusan bir konak, binalar arasi orkideler ve sakayiklarla bezeli bahceler, havuzlar… Kirmizi sekerli pirinc gibi enteresan yemekler… Pembe ipekli kiyafetler ve inci kupeler…

Eski Cin geleneklerini ne derece yansitiyor bilmem ama, romanda cok eslilik, erkek evladi kiz evlattan ustun gorme, kizlarin zihinsel egitimine onem vermeme, onlari cocuk doguran makineler gibi gorme  seklinde tanidik durumlar var. Madam Wu ise, okumayi ve dusunmeyi cok seven bir kadin olsa da alisageldigi bu anlayislara gore amel etmeyi surduruyor. Dinginligi ve otoriterligi ile konagi yonetmekte zorluk cekmiyor. Ogullarina birer kiz bulup aile kurmalarini sagliyor.

Bu ogullardan birinin kendi gibi ogrenme heveslisi oldugunu farkedince, uzak okullara gitmesin diye misyoner rahip Andre’yi eve ders vermeye cagiriyor. Dersleri gizlice o da dinliyor. Rahip uzun boyu, cussesi ve tuylu olusuyla sanki baska tur bir yaratikmis gibi geliyor ona. Bunu soylediginde soyle cevap aliyor rahipten: “O halde Allah once beni yaratmis. Sonra da size yaratarak ilk modelini bir hayli duzeltmis, degil mi?”

Gariptir herhalde, kitap, televizyon gibi seylerle varligini ogrenmedigin cesitten insanlari bir anda karsinda buluvermek… Sonra bu insan, omrunu aralarinda gecirdigin kendi insanlarindan daha cok aciyorsa ufkunu hele. Dinini ogretmesin diye titizlik ettigi bu adam, insan ruhunu anlatiyor kadina. Onun bedenin olumunden sonra da varligini surdurecegini soyluyor. Yavas yavas yakinlasiyor ona. Artik birlikte ders yapip sohbet ediyorlar.

Iki romanini okudum, biraz genelleyebilirim bence J Pearl Buck romanlarinda onceden sinyalini vermedigi bir olayi, genelde olumu, bir cirpida gerceklestiriyor. Mesela oglu Fengmo’nun, tam da esi Rulan’la arasini duzeltmisken gorev icin bindirildigi ucak dusunce tozu bile kalmiyor, tabuta koyacak bir sey bulamiyorlar.

Bir gun de , Madam Wu’nun konagindan ciktiktan sonra, zor durumdaki birine yardim etmeye calisirken bir cete tarafindan olduruluyor Rahip Andre. Madam Wu, ruhunda kopan firtinalara ragmen disardan oyle sakin ki… Olu adami yataginda seyrederken, birden onu sevdigini anliyor:

“Bir kac saniye icerisinde henuz olmus olan bir adami sevdigini anlamak yeri de gogu de sarsacak bir seydi. Beynin, saskinligindan iki buklum olmasina sasmamaliydi. Kadin, Andre’nin kendisine dusuncenin beynini meydana getiren hucrelerden nasil ilerledigini anlatisini hatirladi. Ona olan sevgisini farketmesi o hucrelere birdenbire dalivermis ve muhakkak ki hayatinin eski dusunce cizgilerini de alt ust etmisti.”

Bu da tuhaf, o kadar kontrollu bir kadin demek ki, rahip oldukten sonra ancak gercek duygulariyla yuzlesebiliyor. Icten ice seviniyor da, artik bir tehlike kalmadi, hayallerimde yasayabilirsin, seni sevdigimi sana ozgurce soyleyebilirim diyor Andre’ye. Artik insanlar hakkinda kararlar verirken hep ona soruyor, o ne yapardi diye dusunuyor. Andre’nin sokaklarda bulup evine yerlestirdigi kizlari Wu konaginin tapinagina yerlestiriyor. Mr. Wu’ya aldigi ikinci esin mutlu olmadigini gorunce, annesiyle beraber gitmesine izin veriyor.

Kavusma ihtimali kalmayan bir ask, korkunc. Oysa Madam Wu yine sukunetle yasamaya devam ediyor. Konagindan disari ancak tahtirevan uzerinde cikip perdenin arkasindan dunyaya bakabilen bu kadin, sevdigi adamin mezarini ancak yakinindan gecerken ziyaret ediyor suphe cekmemek icin. Insanin ufuklarini acmasi, duvarlarinin disina cikmasi cok kolay degil tabii. 

6 Haziran 2014 Cuma

Voskreseniye / Diriliş – Lev Tolstoy


Altın Klasikler Dizisi’nden 1975 basımlı büyük roman.  Hakkında hiçbir şey duymamış olmak kitabın güzelliğini benim için daha da çok artırdı. Hayatımın yoğun değişiklikler  ve uğraşlar getiren bir bölümünde olduğum için bu güzel kitabı bitirmem haftalar sürdü. Kitap Ergin Altay’ın güzelim çevirisi ile şöyle başlıyor:

“Yüz binlerce insan avuç içi kadar bir yere toplanıp, üst üste yaşadıkları toprak parçasını toprak parçasını çirkinleştirmek için var güçleriyle çalışmış olsalar; üzerinde hiçbir şey yetişmesin diye her yanına taş dikmiş, filizlenen her otu kökünden koparmış, havayı taş kömürü, petrol yakarak ellerinden geldiğince kirletmiş, çevredeki tüm ağaçları kesmiş, tüm hayvanları, kuşları uzaklaştırmış olsalar bile gene de ilkbahar ilkbahardı; kentte bile Güneş pırıl pırıldı gökyüzünde.”

Evet, bu da Sefiller gibi insanoğlunun yaptığı yanlışlara ışık tutan bir kitap. Benim gibi felsefeyi ancak romanlara yedirilmiş şekilde tolere edebilen biri için düşünmeye yardımcı bir kitap. Prens Nehlüdof, toplumdaki konumu gereği bazı davalarda jüri olması için mahkemeye çağırılmaktadır. Bu seferki davada ise sanıklardan biri, Nehlüdof’un seneler önceki aşk macerasından sonra avucuna para sıkıştırıp terk ettiği Katerina Maslova’dır. Maslova artık bir “genel kadın”dır ve bir müşterisini zehirleyerek öldürmekten suçlanmaktadır.  Nehlüdof’daki değişim Maslova’yı bu yola itenin kendisi olduğunu düşünmesiyle başlar. Oysa son birkaç yıldır düşünmeden, mutlu mesut yaşamıştır:

“Kendine inanmaktan vazgeçip başkalarına inanmaya başlamasının nedeni, kişinin kendine inanarak yaşamasının son derece güç olmasıydı: Kendine inanarak yaşayabilmesi için kişinin bütün soruları, küçük hazlar peşindeki yaşayan ‘ben’in istediği gibi değil, hatta çoğunlukla onun istediğinin tam tersine çözümlemesi gerekir; öte yandan, başkalarına inanırsa çözümleyeceği hiçbir şey yoktur, her şey çözümlenmiştir, hem de yaşayan ‘ben’in istediği gibi. Dahası var, kendine inanarak yaşarken çevresindeki insanların eleştirileriyle karşı karşıya kalıyordu hep, başkalarına inanmaya başlayalıberi herkes övüyordu onu.”

Mahkemede geçen olaylar, okuyucuya kimsenin adaleti sağlamak gibi bir gaye taşımadığını gösteriyor. Jüri, alınan kararda “zehirlememiştir” dese de, “cinayetle ilişkisi yoktur” demeyi unuttukları için neticede Sibirya’ya sürgün ediliyor Maslova. Suçsuz olmak yetmiyor, şansı yaver gitmediği için mahkum ediliyor. Mahkumların cezaevi kilisesinde yapılan ayinle ilgili de ilginç düşünceler var kitapta:
“Papazdan, müdürden tutun da Maslova’ya kadar hiç kimse, papazın, tuhaf tuhaf sözcüklerle övdüğü, adını bir çok kereler tekrarladığı İsa’nın burada yapılanları yasakladığını aklının ucundan bile geçirmemişti. Böylesine anlamsız, saçma sapan duaları, öğretmen papazların ekmekle şaraba yaptıkları bu çirkin okus-fokusu yasaklamakla kalmamış, insanların başka insanlara öğretmen demelerini, tapınaklarda dua etmelerini de kesinlikle yasaklamıştı.  Herkesin yalnız, bir başınayken dua etmesini buyurmuş; kendisinin tapınakları yıkmak için geldiğini, tapınaklarda değil, gerçekte, ruhta dua etmenin gerektiğini söyleyerek tapınakları da yasaklamıştır.”

Bunları okuyan kilise durur mu, o da Diriliş romanını yasaklamıştır. Romanda Tolstoy’un bütün insanlığa sert eleştirileri vardır aslında:

“Çalmaktaki becerikliliğiyle övünen bir hırsız, rezilliğiyle övünen bir genel kadın, canavarlığıyla övünen bir katil görünce şaşırıyoruz. Bu şaşkınlığımızın tek nedeni, bu insanların kendilerine özgü bir çevreleri olması, en önemlisi de, bizim onların bu çevresinin dışında bulunmamızdır. Zenginlikleriyle, yani soygunculukla övünen zenginler; tutkularıyla, yani başkalarını öldürmekle övünen komutanlar; güçleriyle, yani güçsüzleri ezmekle övünen hükümdarlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı aslında? Bu insanların, durumlarını haklı göstermek için benimsedikleri dünya görüşünü, iyilikle kötülük üzerine düşüncelerini çirkin görmememizin tek nedeni, böyle kötü düşünen insanların çoğunlukta olmaları, bizim de onlardan olmamızdır.”

Din suçlularıyla ilgilenen Toporof üzerinden, batıl inançları da irdelemiştir Tolstoy:

“Koruduğu din onun için, bir tavukçu için tavuklarını beslediği solucan neydiyse oydu. Ölmüş solucan pisti, iğrençti, ama tavuklar seviyorlardı onu, yiyorlardı, öyleyse vermek gerekirdi onlara solucan (…) Böyle düşünüyordu Toporof, halkın batıl inancı sevdiğini sanıyordu. Oysa halkın batıl inancı sevmesinin suçu Toporof’un, onun gibi aydınlığa kavuşmuş, ama ellerindeki ışığı, bilgisizliğin karanlığından kurtulmaya çalışan halka yardım için değil, onu bu karanlığa iyice gömmek için kullanan insanlardı.”

Nehlüdof hatasını düzeltmek için Maslova’yla hapishanede görüştükçe, ondan yardım isteyen birçok mahkumla karşılaşır. Kimisinin kimliği yok diye aylardır içeride tutulduğunu görüp şaşırır. Kimisinin annesi ile görüşebilmek, içeri kitap sokabilmek gibi isteklerini yüksek çevreden tanıdıkları sayesinde yerine getirir. Bazen bu yüksek çevreden “O mahkum kadınla evlenmek istiyormuşsun, bunca sıkıntına değecek kadar güzel mi bari?”  gibi laflar duyar. Ama kitabın en güzel yanlarından biridir bu: Maslova artık ona çekici gelmese de bu kararı almıştır Nehlüdof. Ona aşık olduğu için böyle bir karar vermesi erdem gerektirmezdi zaten.

Nehlüdof’ta varolan kendine inanma çabası Tolstoy’un çabasının bir yansımasıymış önsözden öğrendiğime göre. Tolstoy köylülerin hayat şartlarını düzeltmeye çalışmış, köylüler bunu kuşkuyla karşıladıklarından başarıya ulaşamamış. Nehlüdof da ne umutlarla köylülerine toprak kiralayacak oluyor ama karşısında neşeli değil kuşkulu yüzler görüyor. Kimine göre anarşiden başka bir şey ifade etmeyen şu sözleri ediyor köylüler hakkında:

“ Halk, devletin onu soyduğunu biliyor. Biz toprak sahiplerinin, çok eskiden soyup elinden herkesin ortak malı olan toprağı aldığımızı, ondan çaldığımız bu topraktan, sobasını yakmak için çalı çırpı toplarken yakalayınca da onu deliğe tıktığımızı, onu hırsız olduğuna inandırmaya çalıştığımızı da biliyor.”

İnsan ölümüne karşı duyarlılığın insanlık gereği olduğunu, “ölmüştür geçmiştir” demeninse insanlığa sığmayacağını hatırlatıyor bir mahkumun ölümü üzerine:

“Bu insanın ruhsal yaşayıştan nasıl yoksun bırakıldığı belliydi yüzünden; ellerinin, zincire vurulmuş ayaklarının ince kemiklerinden, ölçülü, biçimli bedeninin her şeyinden onun bir zamanlar ne denli güzel, güçlü, becerikli bir insan, itfaiye komutanının ayağı incitildi diye öylesine kızdığı o kula attan ne denli üstün bir yaratık olduğu belliydi. Oysa öldürmüşlerdi onu; bir insan olarak ölümüne kimse acımadığı gibi, insanlığın boşu boşuna bir güç kaynağını yitirdiğine de üzülmüyordu kimse. Ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunda olmanın verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı.”

İnsanları sevmenin önemini de:

“… belki gereklidir valiler, müdürler, polisler, ama insanlara vergi en önemli duygudan, birbirine acıma, birbirini sevme duygusundan yoksun insan görmek korkunç bir şey.”

“Günümüzde insanların, hristiyanların, temiz ruhlu, iyi insanların, kendilerini suçlu hissetmeden korkunç canavarlıklar yapabilmeleri için nasıl bir düzen olmalı? Bir tek çözüm yolu olurdu bu sorunun: Şimdiki düzen. İnsanların vali, müdür, subay, polis olmaları, yani önce, insanlara eşya gibi, kardeşçe bir sevgi duymadan davranılmasına izin veren devlet hizmeti diye bir şeyin olduğuna inanan insanların bulunması; sonra, devlet hizmetinde bulunan bu insanların, yaptıklarının sorumluluğu belirli olarak birisinin üzerine düşmeyecek biçimde örgütlenmeleri gerekir. Bugün gördüğüm canavarlıklar başka hiçbir koşul altında olamaz. İnsanlara sevgisiz davranılabilecek durumların olduğunu sanıyorlar, oysa yoktur böyle bir durum. Eşyalara karşı sevgisiz davranabilir insan: Ağacı kesebilir, çamurdan tuğla yapabilir, acımadan dövebilir demiri, ama arılara karşı dikkatsiz davranamayacağı gibi, insanlara karşı da sevgisiz davranamaz. (…) insanlara karşı davranışlarının da ancak onları sevdiğin zaman bir yararı olur, zararı dokunmaz.”

İşin kötüsü bu sevgisiz bırakılmış insanlara, mahkumlara din adına verilen beylik öğütlerdir. Nehlüdof’un cezaevini gezdirdiği bir İngiliz bir yandan İncil dağıtırken bir yandan inciler döktürmektedir:

“- Söyleyin onlara, tam tersini yapmalıdırlar bunun. Bir yanağına vurulursa ötekini uzatacaksın.”
Bunu söylerken yanağını uzatmıştı.
Nehlüdof Rusçaya çevirdi.
Bir ses duyuldu cezalılar arasından:
- Kendi bir denese bunu bakalım.
Yatan hastalardan biri:
- Ya ötekine de yapıştırırsa tokadı herifçioğlu? dedi, o zaman neyi uzatacaksın? 

Neticede bu kitap bana cezaevlerinin gerekliliğini değilse de, o gereklere ne kadar hizmet edebildiğini sorgulattı:

“Suçlu saydığımız insanları birkaç yüzyıldır öldürüyorsunuz. Bitirdiniz mi bari onları? Ne gezer, üstelik çoğaldılar. Cezalarınızın iyice kötüleştirdiği suçlular doldurdu her yanı.”

Nehlüdof’la beraber çıktığım yolculuğu mutlu bitirdim ben. Çünkü biliyordum ki, onun da eksiklikleri vardı; bazı insanlara hala  iğrenmeden bakamıyordu. Ama Sibirya’ya giderken tanıdığı siyasi suçluların çoğunun sırf ortalama üstü bir bilince sahip oldukları için ceza çektiklerini gördü. Onu hala sevmesine rağmen, hayatını onunla birleştirerek ona zarar vermek istemeyen Maslova’nın fedakarlığını gördü. Ve o geceden sonra  “yepyeni bir hayat başladı Nehlüdof için; eski koşulların yerini yenileri aldığı için değil, o geceden sonra her şeyi eskisinden bambaşka gözlerle gördüğündendi bu değişiklik.”

****  ilginç obje: pince-nez: Romandaki karakterlerin mütemadiyen bir şeyler incelemede kullandığı kelebek gözlük. “pinch” ve “nose” kelimelerinden geliyormuş Fransızca orijinali de. 

Pince-nez'iyle Çehov.

2 Mayıs 2014 Cuma

La Dame aux Camélias / Kamelyalı Kadın – Alexandre Dumas fils


Alexandre Dumas’nın  gayrimeşru oğluymuş yazar, ben aynı kişi sanıyordum okumadan önce. 1972 basımı Altın Klasikler’den olan kitap güzel bir Nesrin Altınova çevirisi ile de korunan çok akıcı bir üsluba sahipti. Kibar fahişeleri gerek Balzac, gerekse Zola bol bol konu ettiğinden bazı yönlerden tanıdık geldi kitap. Fransız insanının 19. yüzyıldaki genişliği bu yönlerden en önemlisiydi J

Yeşilçam filmlerinde bile çokça işlenip yalama olan düşmüş kadını o hayattan çekip çıkarma fikri kitabın merkezinde. Ama o fikri çok daha ilgi çekici bir kurguyla sunduğu için yazara minnettarım. Kamelyalı Kadın’ın (Marguerite Gautier), o zamanın en önemli piyasası olan tiyatroların müdavimi, elinde daima bir kamelya buketi taşıyan fettan kadının ölümüyle başlıyor roman. 

Kamelya çiçeğinin böyle göründüğünü bu kitaba kadar bilmezdim.
Onu bu hayattan çekip kurtarmaya çalışmış ve başarılı olamayınca yakın arkadaşlarından birini metres edinerek ona eziyet etmiş Armand Duval, son nefesinde yanında olamamanın acısıyla onu son bir defa görmek istiyor. Mezarını başka yere naklettirme bahanesiyle açtırıp, hiç de romantik olmayan o kaçınılmaz manzarayla karşılaşıyor. Bu şok tedavisinin ardından da sergüzeştini yazara anlatıyor.

Bu sergüzeştin bana en ilginç gelen yanı, dediğim gibi geniiiiş Fransız kültürü. Armand’ın maçoluk ve -daha iyi bir kelime aklıma gelse de-   hoşgörülülük arasında gidip gelmesi:

“Marguerite’i tanıyalı henüz otuzaltı saat olmuştu. Sadece yirmidört saat önce aşığı olmuştum, bir de kalkıp alınganlık pozları takınıyordum. Benim için bölüşmesinden mutluluk duyacak yerde, her şeye tek başıma sahip olmak, geleceğinin geliri olan geçmişinin ilişkilerini birdenbire koparmaya zorlamak istiyordum.”

Marguerite’in Armand’ı başlangıçta, sofradan öksürük nöbetiyle kalkıp gittiğinde peşinden gelen tek kişi olduğu için sevmesi. O kadar sevdiği kadına Armand’ın  ardı ardına vurduğu darbeler. Ölen kızına benzettiği Marguerite’e yaşayışını düzeltmesi için yardım eden ama hayal kırıklığına uğrayan yaşlı dük. Bir de Prudence Duvernoy karakteri J Köpek balığının yancısı küçük balıklar gibi Kamelyalı Kadın’ın peşinden ayrılmadı, ta ki para sızdıramayacağını anlayana dek.
Armand’ın babasının konuşmalarına dayanamayan Marguerite, onu terk edip yalnız günlerini ölüm döşeğinde geçirirken şunları yazar:

“Doktorların bütün dediklerine rağmen, -çünkü başımda birçok doktor var, bu da hastalığımın arttığına bir işarettir- artık ölmek üzereyim. Onun için şimdi babanızı dinlediğime hemen hemen pişman oluyorum. Geleceğinizden sadece bir yıl alacağımı bilmiş olsaydım, o yılı sizinle birlikte geçirme isteğine karşı durmazdım. Böylece hiç değilse, candan bir dostun elini tutarak ölürdüm. Yalnız şurası bir gerçek ki, eğer o yılı birlikte geçirseydik, bu kadar erken ölmezdim.”

Mark meleği.

Dipnot: Giuseppe Verdi’nin La Traviata’sına ilham kaynağı olmuş bu roman.  La Traviata tarafımdan “Maark Maaark mis  gibi evimiz Maaark Maaark parlasın tertemiz” güftesi ile  bilinir. 




9 Mart 2014 Pazar

Artamonovlar / The Artamonov Business– Maksim Gorki


Altın Kitaplar Yayınevi’nden 1963 yılında çıkmış bu kitabı okuyordum. Gorki sevdiğim bir yazar ama konunun işleniş biçimini sevmedim. 

Babalar ve Oğullar’da toprak köleliği henüz kalkmamıştı. Artamanovlar ise köleliğin kalkmasından iki yıl sonra, prenslerin yanında çalışmış İlya Artamonov ve oğullarının bir kasabaya gelmesi ile başlıyor. İlya ve oğulları şehre bir huzursuzluk getiriyor. İlya, Ulyana Baymakova’nın kızı Natalya’yı  emrivaki yaparak Pyotr’a alıyor. Fabrika kuruyor.  Bunların düğünü, Ruslar ve Türklerin –en azından- eski düğün adetlerinin birbirine benzerliğini gösteriyor. Şu mani “yüksek yüksek tepelere”ye benzemiyor mu?

“Yolluyorlar benim gibi tazeyi
Suya yolluyorlar,
Yalın ayak, çırılçıplak
Amanin giydirmeden yolluyorlar”

Annesinin birtanesini hor görme demek Ruslarda da varmış J

Gelin neşeli ise evliliğe korka korka hazırlanması gerektiğini, neşeli başlarsa sonunun kötü geleceğini söylüyorlar. Hayvanlara eziyet etmede de bizden aşağı kalmıyorlar. Ayı yavrusuna içki içirip ayyaşlığa alıştıran, saldırganlaşınca da acımadan öldüren Aleksey mesela, karakterlerin geneli gibi zalim, sevilmeyesi bir adam. Yengesine aşık kambur Nikita, kuzenler Yakov ve Miron, bir ara sahneye çıkan Mitya, bikaç tahtası eksik işçi Tihon Vyalov bende bir sempati uyandırmadı.

Kitabın ana fikri önsözden:

“Soysuzlaşma kanununun bu aile üzerinde yaptığı merhametsizce etki.” Mantıken, artık kendi kendinin efendisi olması, herkese fabrikada iş verdiği için sevilmesi, maddi durumları iyileşip refah içinde yüzmesi gereken aile, nedense buna kavuşamıyor. Ne kasaba rahata eriyor, ne de özellikle on zamanlarda sosyalistler yüzünden huzuru kaçan Artamonov’lar. Kölelikten kurtulan İlya enerjik ve işini sürekli geliştiren bir adamken Pyotr’un zamanında iş yerinde sayıyor. Üçüncü kuşak ise işe iyice sırt çeviriyor: İlya şehre kaçıp sosyalist oluyor, Yakov ise casuslara para yediriyor. Özetle, birdenbire sınıf değiştiren bu ailenin öyküsü iç karartıyor.