Fransız Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fransız Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2017 Perşembe

Le Lys Rouge / Kırmızı Zambak – Anatole France


Elit bir çevre ve aldatma. Üzerine azıcık İtalya sosu. İşte benim bu kitaptan bütün anladığım bu. Therese isminde tabi ki güzel ve zengin, bir o kadar da buhranlı bir kadın var. Etrafında da adlarını tek tek yazmaya değer mi karar veremediğim yancıları. Ebedi Koca’da Dostoyevski’nin tasvir ettiği tarzda, babası tarafından seçilen bir eş olan Kont Martin’le birleştiriyor hayatını. Sonra eşini Robert le Menil ile aldatıyor. ‘Therese kendini hiç de günah sayılmayacak, olağan bir iş yapmaktaymış gibi görür olmuştu.’ Aldatan kadın tasviri de aynı. Mutlu ama bir yandan da içi sıkılıyor. Bu yüzden bu adamla ayrılıyor, başka biriyle, heykeltraş Dechartre ile denk geliyor. Birbirlerine ilgi duyuyorlar.

Kitaba ismini veren, Floransa'nın sembolü kırmızı zambak


İtalya’ya arkadaşının yanına gidiyor, orada da bu adam. Ama hep bayık bayık muhabbetlerle kur yapmalar. Buraya yazmalık orijinal bir şey yok. Kutuya mektup atarken görüp kıskanmalar, ‘ben arkadaş kalamam’lar. En sonunda sevgili oldular. Bu sefer de Robert’i Therese’in kulağına fısıldarken gören Dechartre delirir. Bizim kadın da kocasını bırakıp sevgilisine gidemediği için bunalır. Sonra gider, ama adam artık şüphelerinden dolayı eskisi gibi olamayacağını söyler ve onu sepetler. Ay içim şişti. Zamanıma yazık oldu.

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Therese Raquin – Emile Zola


Gerçekçi yazarımız Zola insanı sarsan kitaplara imza atar genellikle. Germinal de mesela öyle akılda kalıcı ve zorlayıcı sahneler vardır ki. Bunları yazan  adam ‘Kadınların Saadeti’ni nasıl yazmış gerçekten hayret. 

Bayan Raquin ile oglu Camille Vernon’da yasamaktadir. Therese ise annesinin olumunden sonra halasi bayan Raquin’in yanina gelmistir. Hasta yegeni ile beraber buyur ama sapasaglam oldugu halde ona da hasta bir cocuk gibi davranilinca o da gorunuste icine kapanik ama her hareketinde de bir kedi cevikligi sezilir olmustur. Bayan Raquin’in karari ile ileride birgun Camille ile evlenecegini bilmektedir Therese. O gun geldiginde de uysallikla kabul eder her seyi. 

Camille tasradan Paris’e gocmek isteyince Pont Neuf Gecidi’nde karanlik, basik bir tuhafiyeci dukkani  kiralar ve ust katinda da yasamaya baslarlar. Camille memurluk yapmakta, annesi dukkani isletmektedir. Her Persembe esi dostu cagirip birlikte yemek yer, cay icer ve domino oynarlar. Bu toplantilar Therese’i o kadar sikar ki , dukkanin cingiragi calsa da asagi insem diye bekler hep. 
Birgun bu toplantilardan birine cocukluk arkadasi ressam Laurent’i getirir Camille. Therese de cocuklugunda bu ikisiyle beraber oynamistir. Bu yeni tip ilgisini ceker Therese’in ama bir yandan da tuhaf bir cekingenlikle goz goze gelmemeye calisir onunla. Laurent artik her aksam Raquinlerdedir.
Bu romanin ana konusunu olusturan ikisinin arasindaki iliski en basindan beri romantik bir iliskileri yok. Laurent ‘Therese ile isi pisirsem mi?’ diye dusunur. Esasinda heyecanli bir tabiata sahip olan Therese’in bekledigi seydir fakat bu iliski: Hicbir seyden korkup cekinmez olur artik o, Laurent’i kaygilandiracak kadar coskun ve baskalarina karsi ihtiyatsiz olmustur. Uzun sure odada kaldigi icin teyzesi telaslanip dukkandan ust kata geldiginde bile sakince sevgilisinin uzerine bir ortu atip uyuyor taklidi yapar. 

Sevgililer odadayken teyzesinin Francois isimli kedisi de hep orada oylece onlari izler. Therese bunu da bir saka konusu yapip ‘Her seyi anliyor sanki… Neredeyse bu aksam gidip gorduklerini Camille’e anlatacak dersin’ der. Oysa sevgilisi onun bu histerikligine, kedinin taklidini yapmasina dehsetle bakmaktadir. 

Bu sefahatleri Laurent’in sefinin bir daha ona izin vermeyecegini soylemesiyle kesintiye ugrar. Disarida bulusmaya baslayinca yoksunlugun verdigi ofke ile hem birbirlerine daha cok baglanirlar hem de Camille’den nefret etmeye baslarlar. Ustelik, o olunce Therese’in kocasi olarak kendisini bekleyecek rahat hayatin hayali ile Laurent ciddi ciddi Camille’I oldurmeyi dusunmeye baslamistir. 
Son derece gerilimli bir gun, bir kir gezisinde ucu birlikte golde gezinti yaparken, Laurent dusmaninin boynuna yapisir. Camille hayretle her seyin farkina varir, esinden yardim istemeye calisirken onun da hainle birlikte oldugunu, oylece olanlari seyrettigini gorur. Cirpinirken can havliyle Laurent’in boynundan bir isirik alarak golun dibini boylar. Hain ise suya atlayip kayigi devirir. Hepsi budur iste.

‘Zavalliyi dans etmeye, kayigi sallamaya birakmamaliydim… Duserken ‘Karimi kurtar!’ diye bagirdi.’ Der. Kimse de suphelenmez. Ama yine bir Suc ve Ceza sendromu… Kendini iyi hissederken, guclu sanarken gorulen boyundaki kan lekesi, Camille’in suyun altindaki morarmis, curumus yuzunun hayali… Bu rahatsizlik hali yuzunden morga gitmeye baslar, iki hafta boyunca suda bogulmus oluleri inceler ve sonunda bir gun Camille’I de gorur. (Morgu ziyaretcilere acmak, idam cezalarini halka acik gerceklestirmek. Eskilerin ne ‘saglam’ bunyesi varmis) 
Aslinda buradan sonrasi pismanlik, ic huzursuzlugu ve vicdan. Zola romanin okuyucuyu bunaltmasini amaclamissa gercekten basarmis. Gecen Ramazan’da okumustum bunu (hoff ne kadar geriden geliyorum ya) ve bu kisimlarin yarattigi bogazima baski yapan duyguyu hala hatirliyorum. Iki cani artik birbirini  de sevmezler ama kabuslar icinde cirpiniyor olduklarindan evlenmek isterler. Oglunun olumunden sonra halaya karsi uzuntulu rolu yapmaktadirlar. Evlendikten sonra ise birbirlerine o kadar yabanci hissederler, yeni evli cift goruntusunden o kadar uzaktadirlar ki bu agirbasli goruntu halayi pek memnun eder. Oglunun hatirasina saygisizlik yapilmadigini dusunur. 
Yeteneksiz ressam Laurent’in onceden yapmis oldugu donuk renkli portre bir ceset suratini andirmaktadir artik. Kedinin kapiyi tirmalamasi onlara ciddi ciddi Camille’in mezarindan kalkip gelerek iceri girmek icin ugrastigini dusundurur. Uyumaktan korktuklari icin surekli konusur, uzandiklari zaman aralarinda Camille’in yattigini kurarlar. Bu ikili delilik hali icinde birbirlerinden tiksinirler. 

Onlari kabuslarindan ayiran ise ilginc bir sekilde Raquin halanin tatli gevezelikleri olur. Bu yuzden onun yavas yavas felc oldugunu, yakinda bir kemik yigini haline geldigini dehsetle farkederler. Onu doktorlara goturseler de bu gidisat degismez. ‘Bir aksam Therese’le Laurent’la rahat rahat konusurken, tam bir cumlenin ortasinda, agzi acik kaliverdi.’ 

Buradan sonrasi kitabin benim icin en ilginc kisimlarini teskil ediyor. Oyalanmak icin bu sefer de yasli kadina bebek bakar gibi bakmaya basliyor bu iki katil. Onunla bir cocukla konusur gibi tatli tatli konusuyor, ona soru sorup bozuntuya vermeden kendileri cevapliyorlar. Filme alinmaya cok musait sahneler gibi geliyor bana. En az bir defa da sinemaya uyarlanmistir herhalde, kitabin etkisi biraz dagilsin da izlerim.

İnmeli kadın çok memnun hayatından artık. Zaten son günlerini de hep böyle sakince geçirmek istediğinden durumunu kabullenmiş durumda. Ama bir gece Laurent’ın onun varlığını unutarak kavga sırasında her şeyi söylemesi ile çilelerin en büyüğüne başlıyor. Çırpınmadan, en küçük bir kasını oynatamadan ömür boyu ağlayacaktır artık. Her gün oğlunun katili onu taşıyacak, o ise tiksinti ile bir yıldırımın düşüp onu öldürmesini bekleyecektir. 

‘Kötü yürekli bir varlıktı Tanrı. Ya gerçeği ona daha önce öğretmeli, ya da onu hep o eski saflığı, körlüğü içinde yaşatmalıydı. Şimdi sevgiyi inkar ederek, dostluğu inkar ederek, vefakarlığı inkar ederek ölmek kalıyordu ona.’

Bu kadın, eve eskisi gibi domino oynamaya gelen ahbapların yanına oturtulmuşken bir gün, canlılık belirtisi gösteren kolunu güçlükle kaldırıp masanın üzerine koyacak, fakat eli yorulmadan ancak ‘Therese ile Laurent bir olup-‘ yazabilecekti. Bön ahbaplar ise bunu ‘- bana çok iyi bakıyorlar’ şeklinde tamamlayarak kadının intikam için son ümidini de söndürecekti.

Bu tüyler ürperten hikaye ilerledikçe katiller kavgalarında cinayetin suçunu birbirlerine atmaya kalktılar. Savcılığa gidip her şeyi anlatıp kararı onlara bırakmayı düşündüler. Therese bencilce bir pişmanlık tutturdu ki bu Zola’ya göre basbayağı bir organik sarsıntıdan, kopacak derecede gerilmiş sinir düzeninin ayaklanmasından başka birşey değildir. Saatlerce teyzesine yalvardı onu affetmesi için. Kadının içinde tahammül edilmez bir dehşet uyandırarak ona sarıldı. Yetmedi, gözyaşlarını onu affettiğine yorarak ferahladı ve öpücüklere boğdu onu. Raquin teyzenin çektiği işkenceler edebiyat tarihinin az bulunur dramlarındandır bana göre. Böyle eziyet olabilir mi?

Kendini öldürebilmenin tek yolu olarak aç kalmayı gören inmeli kadın, iki gün hiçbir şey yemedi. Ama Therese teyzesi ölürse kime yalvaracağını düşünerek bir hayvana yedirir gibi çenelerini açarak zorla yedirir ona. Kadın oğlunun intikamının alındığını görmeden ölmemek ister. Sürekli gelip kucağında oturan kedisi François’yı da Laurent gözünün önünde pencereden karşı duvara fırlatır. Kedi bir kemik yığını haline gelmiştir, sabaha kadar inilder. 

İlk cinayetlerinin yükünden kurtulmak için ikisi de ikinci bir cinayetin gerektiğine inanırlar gizli gizli. Therese, Laurent için bir kör bıçak hazırlarken, diğeri de zehir tedarik eder. Bir akşam Raquin Teyze’nin gözleri önünde biri elinde zehir şişesi, diğeri bıçak varken yakalarlar birbirlerini. Yaşamaya devam edemeyecekleri için minnet duyarlar birbirlerine ve zehri paylaşırlar. 

‘Ertesi gün öğleye kadar, hemen hemen oniki saat boyunca, Bayan Raquin, hiç kımıldamadan, sessizce, gözlerini ayırmadan ayaklarının dibinde yatan bu iki ölüyü bakışlarıyla eze eze, seyretti. Gözleri doymak bilmiyor gibiydi.’
İnsana derin bir nefes aldırır bu kitap bittiğinde. Hiçbir şekilde ‘kötü’ olmasa da. 

4 Temmuz 2015 Cumartesi

L’Immoraliste / Ayri Yol – Andre Gide


Yetisme cabalarim devam etse de hala dort kitap geriden geliyorum. Ama bir sekilde hepsi yerini bulacak burada. Bu kitabi kus gibi hafifledigim bir gun, Ankara’da ust gecitten almistim. Bu yaziyi dingin bir ruh hali icinde yazmak isterdim ama hala onume ayni taraftan cikarilan engeller var. Bunlarin kalkmasi icin ise biraz vicdan lazim, o kadar.

Neyse efendim, Varlik Yayinlari, 1968 diyerek basliyoruz. Cabucak da bitiririz zira begenmedim kitabi J Michel adinda bir entelin hezeyanlari desem yeter bile. 19. Yuzyil sonlarinda  gecen hikayenin basinda Michel yakin arkadaslarini cagirarak basliyor anlatmaya:

Babasi gibi ‘akademik’ bir kisilik Michel. Sans eseri guzel bir hanimla, Marceline’le evleniyor. Balayindan itibaren anlamadigim bir sekilde surekli geziyorlar. Hastalandiklari zaman bile ‘belki suranin gunesi kemiklerimi isitir, belki suranin serinligi iyi gelir’ diye diye surekli geziyorlar. Hayir, biz bu Internet caginda bilet, aktarma, otel vs. zar zor ayarliyoruz: size nasil gittiginiz her ulkede bir arac, konaklama vs. bekliyor?

Adamimizda hep bir bosluk hissi. Kendi korusunda kacak avlanmalar, hirsizlik yapan cocuklara, kaba koylulere karsi bir alaka. Eserin isminden ve Menalque ile Michel’in konusmalarindan anliyorum ki adamimiz ‘ahlak’ sevmiyor. Haliyle zavalli Marceline verem olup olunce istedigi gibi sefih bir hayat surmek icin gun doguyor Michel'e. Ilginc olabilecek bir konu, bana gore iyi temellendirilemeyip bunaltici bir esere donusmus. (ya da : sen ne anlarsin Zeynep? )

‘Bu yolculuk suresince mutlulugumuz oyle esit, oyle sakindi ki, hicbir seyini anlatamam. Insanlarin en guzel eserleri acili eserlerdir hep. Bir mutlulugun  hikayesi ne olabilirdi? Mutlulugu hazirlayan, sonra da yikan seylerden baska hicbir sey anlatilamaz.’

Eklenti: Otobiyografik izler tasiyormus. Oldum olasi sevmem. Gercek hayat hikayeleri zaman zaman carpici olabiliyor, evet, ama bir yazarin hayat hikayesinin iyi olma ihtimali ne kadar? Bence cok degil. Yine de istisnalari aramaya devam. 


17 Şubat 2015 Salı

Trois Contes / Uc Hikaye – Gustave Flaubert



Buhranli donemlerin buhranli kitabi… Cizim kapagina ve yazarina aldanip aldigimi hatirliyorum. Ama hikayelerin hicbirini begenmedim. Temiz yurekli Felicite’si sevme ihtiyacini bir papagana yonlendiren safca bir kadin. Konuksever Aziz Julien’i bana gore tam facia, zira ‘gore’ elementler iceriyor. Julien her buldugu hayvani oldurdukce bana fenalik geldi. En son ‘yanlislikla’ anne babasini oldurdukten sonra tovbekar olup cuzzamli bir insana bile iyilik ettigi icin azizlik mertebesine yukseliyor. Hele Herodias’tan bir sey anlamadim. Bana yabanci yer ve kisi adlariyla dolu, duygulari tasvir etmekten uzak bir hikaye. Neymis, Herodias John the Baptist’i idam ettirmis. Ama bu boyle mi anlatilir yahu.

Neticede Madame Bovary’i okumak icin biraz cesarete ihtiyacim var artik J


17 Ekim 2014 Cuma

Le fantome de’l Opera / The Phantom of the Opera / Operadaki Hayalet – Gaston Leroux

‘No, he existed in flesh and blood, though he assumed all the outward characteristics of a real phantom, that is to say, of a shade.’


Tuyler urperten sarkisini herkes bilir Turkiye’de bu operanin. Ama Turkiye’de de dunyada da ona ilham veren ayni adli romani bilenler fazla degildir. Fransiz yazarin ismini daha once duymamistim ben de, duyduguma memnunum simdi. Onsoze gore, annesi bir tren yolculugundayken sancilanip en yakin binaya aceleyle tasininca, gelmis gecmis en unlu korku romanlarindan birini yazacak bir insana yakisacagi uzere bir cenaze levazimcisinin dukkaninda dunyaya gelmis Leroux. Bu da genellikle sen ve nukteli biri olmasina ragmen yazara etki etmis, onu olum ve sonrasiyla ilgili fazlaca dusunmeye sevketmis.

Gelelim romana…Ilk basta her hayalet hikayesinin basinda oldugu  gibi bazi akil almaz seyler operadaki herkesin agzinda dolasmaktadir. Opera dediysem, bildiginiz tum operalari unutun (?), neredeyse yedi sekiz katli, altinda ise birkac  kat bodrumu olan, kendi ahiri, oyuncu odalari vs. hepsi icinde devasa bir yapi. Yazarin ilham aldigi yapi disaridan soyle iste:

Palais Garnier.

Bu operanin mudurleri operayi iki yeni mudure devretmistir. Bunlarin da kulagina arada karanlik koridorlarda gezinen bir siluet calinmis olsa da pek umursamazlar once. Ama kirmizi murekkeple yazilmis ve O.G. (Opera Ghost) diye imzalanmis ve aksamki gosteri icin 5. Locayi kimseye satmamalarini emreden bir mektup alinca kafalari karisir. Nedense bunun eski mudurlerin yaptigi bir saka oldugunu dusunup locayi da bos birakmazlar.
Ama opera calisanlarindan bazilarinin gizemli olumleri, gosteri oldugu bir gece tavandaki dev avizenin kopup duserek birinin olumune sebep olmasi, yetmedi O.G.’nin operada gorevli Madame Giry araciligiyla verilmek uzere onlardan para talep etmesi yeni mudurleri saskina cevirir.

Bu sirada, prima-donna Carlotta’nin kiskancligi yuzunden yildizi henuz parlayamamis olan genc sanatci Christine Daae, operadaki odasinda buyuleyici bir ses duymaya baslamistir. Babasinin anlattigi muzikal efsanelerle buyuyen Christine, bu sesin `the Angel of Music` olduguna inanir. Ses ona muzik dersleri bile vermeye baslamistir!

Bir de gencliginde Christine’in bu masallarla buyudugunu bilecek kadar yakin oldugu ama sonra trajik bir sekilde irtibati kaybettigi Chagny vikontu (kontun kardesi oluyor burda vikont) Raoul geliyor bir aksam Christine’i dinlemeye. Cok sasiriyor, hemen eski baglari kuvvetlendirmeye calisiyor ama karsisinda biraz tuhaf bir Christine buluyor bu kez.
Cokca gerilim, bol bol flashback, takipler, kiskanclik… Dedektifi son bolume kadar ortaya cikmayan polisiye bir romana benziyor. Christine, Raoul’un yardimiyla o ilahi sesin aslinda kotu niyetli bir `insan` oldugunu, onu tiyatronun altindaki golun ortasinda kendi yaptigi eve kapatmak istedigini anliyor. Boylece eski sevdigi geri geliyor, neseyle butun operayi geziyorlar, birlikte kacma planlari yapiyorlar opera binasinin catisindaki Apollon’un Liri onunde:


Ama hayalet o kadar cesur ki, performansinin orta yerinde isiklari sondurup yuzlerce seyircinin onunde kaciriyor Christine’i. Hayalet (Erik)  son derece solgun  ve ailesinin bile bakmaya dayanamadigi cirkin yuzunu gosteriyor ona meshur maskesini cikarip. Christine ona hem aciyor, hem yalvariyor gitmek icin. Unutmadan soyleyeyim, hayata kusmus Erik karakteri, ayni zamanda bir seri katilin ilk edebi tasviriymis.

Uf uf uff!


Baslarda supheyle yaklastigim Persian karakteri Raoul’e yardim ediyor operanin altindaki eve olmeden varabilmesi icin. Cunku hayalet her yeri trap-door’larla bin turlu cinliklerle doldurmus. Efendim, buralarda basliyor debriefing fasli. Meger Persian onu Dogu’dan, bir prensesi eglendirmek icin turlu iskence yontemleri icat ettigi zamandan taniyormus ve hayatini kurtarmis onun. O yuzden O.G.’nin simdiki yaptiklarindan da sorumlu hissediyor kendini. Bu arada yazar, soylediklerine biraz gerceklik cesnisi katmak icin olacak Turkiye’ye de soyle yer veriyor hikayede: Erik Istanbul’a gidip sultanin emrine  giriyor. Yildiz Sarayi’nda `Son Turk Devrimi`nden sonra bulunan butun trap-door’lar, gizli odalar ve kasalari da o yapiyor. Yetmiyor bir  de Sultan’a her acidan benzeyen bir ‘otomat’ yapiyor ki insanlar Sultan bir yerde sanarken o baska yerde olabilsin! Cool story J Konuyla ilgili Mohammed-Ali Bey ile Yunanlilarin Istanbul’a girdiginin ertesi gunu yapilan bir roportaja yonlendiren bir dipnot bile var ama Google istedigimi vermedi.

Neyse, operanin derinliklerine inip yol bulmaya calismalarinin sonunda aksi gibi Erik’in icadi torture chamber’in (iskence odasi) icine dusuyorlar. Ilginc sekilde tasvir edilmis bu odanin biri ugrasip bir taslagini yapmis:

http://talvienkeli.deviantart.com/art/The-torture-chamber-300170779


Bu aynalarla kapli altigen bir oda, icinde daragacina benzeyen bir agac ve yapraklarla tropikal bir ormani andiriyor. Isisi surekli yukseliyor, susuyorsun ve bayilacak gibi olmanin, umutsuzlugun yuzune verdigi acinacak ifadeyi sonsuz gibi gorunen o ormanin her tarafinda goruyorsun. Sukur ki Persian bu odayi daha once de gordugunden Raoul kadar delirmiyor. Gorunmeyen anahtari odanin her karisinda aramaya calisiyor, her yer birbirine benzedigi icin uzun sure ugrasiyor. Erik orada olduklarini anlayip bir de su basiyor uzerlerine. Bu psikopat bir de operanin altini fici fici barutla doldurmus, Christine evlenmeye yanasmazsa operayi havaya ucuracak.

Kiz caresiz, evlenecegini ve evlendikten sonra da intihar etmeyecegini soyleyince Erik, Raoul’u kurtarmaya razi olur. Christine Erik’i oper ve bu opucuk omrunde ilktir hayaletin. Aradan cekilmeye karar verir sonunda, oldugu zaman ise onu Christine gomecektir.

 ‘Poor Erik! Shall we pity him? Shall we curse him? He only asked to be `someone`, like everybody else. But he was too ugly!’




Evet son bir not: Ben Andrew Lloyd Webber’in bu meshur operasina gittim Londra’da, kitabi okumadan once. Hayatimda gorup gorecegim en manyak dekor ve kostumleri gordum muhtemelen ama kitabi okuyana kadar da her seyi anlamamistim. Bunda sacini Marge Simpson’un saci gibi yapip tiyatroya gelen ve onumde oturan kadinin payi buyuktur. 

Simdi de Sari Odanin Esrari'ni bulup okumak lazim!






2 Mayıs 2014 Cuma

La Dame aux Camélias / Kamelyalı Kadın – Alexandre Dumas fils


Alexandre Dumas’nın  gayrimeşru oğluymuş yazar, ben aynı kişi sanıyordum okumadan önce. 1972 basımı Altın Klasikler’den olan kitap güzel bir Nesrin Altınova çevirisi ile de korunan çok akıcı bir üsluba sahipti. Kibar fahişeleri gerek Balzac, gerekse Zola bol bol konu ettiğinden bazı yönlerden tanıdık geldi kitap. Fransız insanının 19. yüzyıldaki genişliği bu yönlerden en önemlisiydi J

Yeşilçam filmlerinde bile çokça işlenip yalama olan düşmüş kadını o hayattan çekip çıkarma fikri kitabın merkezinde. Ama o fikri çok daha ilgi çekici bir kurguyla sunduğu için yazara minnettarım. Kamelyalı Kadın’ın (Marguerite Gautier), o zamanın en önemli piyasası olan tiyatroların müdavimi, elinde daima bir kamelya buketi taşıyan fettan kadının ölümüyle başlıyor roman. 

Kamelya çiçeğinin böyle göründüğünü bu kitaba kadar bilmezdim.
Onu bu hayattan çekip kurtarmaya çalışmış ve başarılı olamayınca yakın arkadaşlarından birini metres edinerek ona eziyet etmiş Armand Duval, son nefesinde yanında olamamanın acısıyla onu son bir defa görmek istiyor. Mezarını başka yere naklettirme bahanesiyle açtırıp, hiç de romantik olmayan o kaçınılmaz manzarayla karşılaşıyor. Bu şok tedavisinin ardından da sergüzeştini yazara anlatıyor.

Bu sergüzeştin bana en ilginç gelen yanı, dediğim gibi geniiiiş Fransız kültürü. Armand’ın maçoluk ve -daha iyi bir kelime aklıma gelse de-   hoşgörülülük arasında gidip gelmesi:

“Marguerite’i tanıyalı henüz otuzaltı saat olmuştu. Sadece yirmidört saat önce aşığı olmuştum, bir de kalkıp alınganlık pozları takınıyordum. Benim için bölüşmesinden mutluluk duyacak yerde, her şeye tek başıma sahip olmak, geleceğinin geliri olan geçmişinin ilişkilerini birdenbire koparmaya zorlamak istiyordum.”

Marguerite’in Armand’ı başlangıçta, sofradan öksürük nöbetiyle kalkıp gittiğinde peşinden gelen tek kişi olduğu için sevmesi. O kadar sevdiği kadına Armand’ın  ardı ardına vurduğu darbeler. Ölen kızına benzettiği Marguerite’e yaşayışını düzeltmesi için yardım eden ama hayal kırıklığına uğrayan yaşlı dük. Bir de Prudence Duvernoy karakteri J Köpek balığının yancısı küçük balıklar gibi Kamelyalı Kadın’ın peşinden ayrılmadı, ta ki para sızdıramayacağını anlayana dek.
Armand’ın babasının konuşmalarına dayanamayan Marguerite, onu terk edip yalnız günlerini ölüm döşeğinde geçirirken şunları yazar:

“Doktorların bütün dediklerine rağmen, -çünkü başımda birçok doktor var, bu da hastalığımın arttığına bir işarettir- artık ölmek üzereyim. Onun için şimdi babanızı dinlediğime hemen hemen pişman oluyorum. Geleceğinizden sadece bir yıl alacağımı bilmiş olsaydım, o yılı sizinle birlikte geçirme isteğine karşı durmazdım. Böylece hiç değilse, candan bir dostun elini tutarak ölürdüm. Yalnız şurası bir gerçek ki, eğer o yılı birlikte geçirseydik, bu kadar erken ölmezdim.”

Mark meleği.

Dipnot: Giuseppe Verdi’nin La Traviata’sına ilham kaynağı olmuş bu roman.  La Traviata tarafımdan “Maark Maaark mis  gibi evimiz Maaark Maaark parlasın tertemiz” güftesi ile  bilinir. 




19 Nisan 2014 Cumartesi

Le Cercle de Famille / Aile Çevresi – Andre Maurois


Andre Maurois’le de böyle tanışmış olduuuk… Realizm-sonrası edebiyat döneminin temsilcilerindenmiş. Bu bana çok bişey ifade etti mi, hayır. Şu edebiyat akımlarıyla ilgili bi MOOC olsa da öğrensem ya… Lisedeki edebiyat bilgilerim yazılıdan sonra can çekişmeden ölen cinstendi.

 1984  basımı bu kitap Anıt Romanlar’ın bir parçası. Bunların da kendi çapımda koleksiyoneriyim J Hem kapak tasarımları çok hoşuma gidiyor, hem de tam metin ve güzel çevirileri var.  Bir de kapağın sol üst köşesine yazarın vesikalık boyutunda bir portresini koymuşlar ne güzel.

Kitap bana bir akıcı geldi nedense. Annesi ve iki kardeşi ile deniz kenarındaki bir evde tatilde olan Denise, bir gece uyandığında annesinin piyano çalan bir adamın omzuna elini koymuş, şarkı söylemekte olduğunu görür. Tekrar uyur, ama gün geçtikçe çocuk aklıyla hizmetçilerin, başka çocukların imalarını anlamlandırmaya çalıştıkça annesinin babasını doktor Guerin ile aldattığını anlar ve ona  sevgisi saygısı kalmaz. Dini kitaplar okuyan ve azize resimlerine baktıkça annesinin de onlar gibi tövbe edip bir azize olması için dua eden bir kız haline gelir.

Aslında ben Denise’in bazı huylarını ve tepkilerini kendime yakın hissetmiştim kitabın başlarında. Mesela fal tutması:

“Denise, ellerini yenlerine sokmuş, başı önde kaldırımın kenarını çeviren geniş taşlardan yürüyor ve bunları birbirinden ayıran çimento çizgiye basmamaya çalışıyordu. Eğer yol boyunca bu çizgilerden hiç birine  basmadan yürürse doktor gelemiyecekti. Gelmemesini de diliyordu içinden.”

Söylemeye çekindiği şeyleri, yazıya dökmek istemesi. Tedbirliliği, duygularından emin olmadan konuşması gerektiğinde üzerinde hissettiği baskı.  Küçük bir detayın hatırlatmasıyla birdenbire kafasında geçmişte kalmış bir şarkının çalmaya başlaması…

Denise, trende tanıştığı Jacques Pelletot’yu sever ve ondan çok şey bekler. Onun belirgin bir özelliğidir bu. Belki de kadınların büyük işler başarmasına izin olmadığını düşündüğünden, o da evlendiği erkeğin büyük işler yapmasına önayak olmakla teselli bulacaktır. Ama Pelletot daha evlenmeden rehavete kapılır ve doğup büyüdükleri taşra kentinde yaşamayı teklif eder. Paris’teki özgürlük ortamını seven Denise, Jacques’ı salıverir. Sevmediği halde aynı ümitlerle Edmond Hollman’la evlenir. Ona ömrü boyunca sadık kalacağını düşünürken,  onu değersiz bir adamla aldatır. Çocukluğundaki travmalar depreşir ve kocası onu affeder. Ama Paris’in havasından suyundan mı nedir,  Denise’in “eylemleri” sürecektir.

Bence Maurois ne yapmak istediyse onu başarıyor ( Dünya ekonomisi hakkında Paris sosyetesini konuşturduğu bölümler hariç… sorry, you lost me there ) Yani üç kız kardeş babalarının ölüsünün bulunduğu odanın kapısında nöbet tutup bayan Herpain’i içeri almadıklarında için ferahlıyor. “Adam ölürken bile yanında değildi, çocuklarla da onla da hiç ilgilenmedi zaten” diyorsun. Denise “dark side”a geçtiğindeyse pişmanlık ayılıp bayılmalarının ardından sadık bir hayat gelmiyor. Annesinin yaptığı hatayı yapıp, onun aksine hatasından dönen evlat olmuyor Denise. O gerçekten sevdiği doktor Guerin’le evlenmiş ve mutlu olmuşken Denise kimseyi sevmiyor. Öğrenciyken odasında sessizce oturup el ele tutuştuğu bir Ménicault vardı, ona aşık sanıyorsun, onun da metresi oluyor.

On beş yıl sonra annesinin evine tekrar geldiğinde, annesinin yaptığı hiç de bir günah, bir suç gibi gelmez ona. Bay Herpain’in ölüsünü ona son kez göstermediği için pişman olur. İçindeki yara kapanmıştır artık. İşte o zaman da diyorsun ki, “Annesinin durumu daha iyiymiş, Denise gibi hem ailesini ve çocuklarını perişan edip hem kendin mutlu olmamaktansa…”



7 Nisan 2014 Pazartesi

Les Desenchantees / Hayal Kadınlar – Pierre Loti


Altın Kalem Klasikler dizisinden. Basıldığı yılı bilemiyorum. “Batı’ya açılan Osmanlı toplumunda, eski geleneklerle yeni görüşler arasında çelişkili, acılı bir hayat süren kadınların yaşayışlarını, gönül bağlantılarını”  konu alıyor. Okuduğum ilk Pierre Loti romanı ve çok güzel, çok… İstanbul seyahatim sırasında okumak istiyordum, sonrasında okuyabildim. Ama sınırlı bilgimle bile İstanbul’da tasvir edilen yerleri –Can Kayabal’ın güzel çevirisiyle-  gözümde canlandırmak muhteşemdi. Pierre Loti’ye göre, 1900’lerin başında hızla batılılaşıyor ve çirkinleşiyordu İstanbul.

“Minareler, kubbeler şehri, dönüşü olmayan yaşlılığı içinde bile tek, ufku kuşatan muhteşem, eşsiz Marmara’nın mavi çemberiyle, kibirle çizilmiş belde…”


Deniz subayı Pierre Loti ve çok sevdiği İstanbul.

Romanın baş kahramanı ilk bakışta Pierre Loti’nin bir yansımasıymış gibi duran yazar Andre Lhery. Hikayenin başında Andre Fransa’da deniz kıyısında bir evde yaşamaktadır, fakat ikinci vatanım dediği Türkiye’nin özlemini çekmektedir. Bu sırada güzel bir Fransızca ile yazılmış, İstanbul’dan gelen bir mektup özlemini artırır.

Bu mektubu yazan İstanbul’da zengin bir ailenin kızı Cenan’dır. 1900’lerin başında Cenan ve diğer seçkin ailelerin kızları evlerinin her türlü konforuna mukabil sürekli Arap haremağalarının gözetiminde yaşamaktadır. Pencereden bakarken kafeslerin ardından etrafı seyreden gözleri, kır gezintilerinde de iki üç kat peçenin arkasından bakmaya mahkumdur. Evde geçirilen günler Cenan’a ancak dil öğrenmek, kitap okumak gibi eğlenceler vaat eder. Bu izole hayat kitapta iç acıtan tasvirlerle belirtilir:

“Bazen kafesin delikleri arasından parmaklarını dışarı çıkarttıkları da oluyordu; tıpkı mahkumların arada-sırada yaptıkları gibi. İşte o zaman içlerinde çılgınca bir yolculuk, dünyayı tanıma isteği uyanıyordu… ya da hiç olmazsa böyle güzel bir gecede çıkıp İstanbul sokaklarında dolaşmak, hatta sadece pencerenin dibindeki şu mezarlığa kadar uzanıvermek… Gelgelelim, bir Müslüman kadınının gece sokağa çıkmaya hakkı yoktu ki…”

Okuduğu kitaplardan birinin yazarına, Andre’ye mektup göndermeyi büyük bir suç olarak düşünse de, ona ulaşmayı becerir. Ertesi gün evlenecektir Cenan, ve mutluluktan çok isyan vardır içinde:

“Kendisine ait bu son gününde, ölüme gider gibi hazırlanmak istiyordu. Kağıtlarını, binlerce küçük anısını sıralayacak, birkaç saat sonra kocası olacak yabancının korkusu yüzünden yakacaktı; özellikle yakacaktı bunları. Ruhunun acısına çare yoktu; korkusu da giderek artıyordu (…) Bu defterleri de mi yakacaktı yani?... Yoo, buna cesareti yoktu işte! Bütün genç kızlık çağı, onüç yaşında yazmaya başladığı günlüğüydü bu; ilk defa çarşafa girdiği o uğursuz gün (çarşafa girdi derlerdi orada), yani ölünceye kadar yüzünü dünyaya saklamaya başladığı gün, İstanbul’un sayısız kara hayaletlerinden biri olduğu gün yazmaya başladığı günlüğü!”

Kızımız gamsız kedersiz geçirdiği çocukluk yıllarını, sanki başka birinden bahseder gibi  Andre’ye hitaben yazar ve der ki:

“Fakat bu yaşantıdan ayrılması alnında yazılıymış; çünkü düşünen bir yaratık haline dönüşmesi, kendi dönencesiyle sizinkinin bir gün bir noktada buluşmaları gerekliymiş. Ah! Ruhların ancak raslaştığı, buna rağmen, birbirlerini bir daha asla unutamadıkları bu karşılaşmaların yüce nedenini bize kim söyleyecek acaba? Çünkü siz de beni bir daha asla unutamayacaksınız, Andre…”

Cenan evlendirilir. Gelin hanım o gün çarşaf giymeyeceği için evden arabaya kadar giden yola ipek çarşaflar gererler ki yabancı erkeklerin bakışları üzerine değmesin. Kocasının konağına gelindiğinde gelin tahtına çıkarılır ki “ender görünen garip bir hayvan gibi” oturduğu yerde seyredilebilsin. Bu haremde, kadın kadına bir eğlencedir, konukların giyimi Avrupaidir:

“Ünlü modacılarınızın en son kreasyonları –şu budalalar gibi konuşmak gerekirse- öğretmenlerin birer Fransız, İsviçreli, İngiliz, Alman kızı gibi yetiştirdikleri, adları yine Hatice, Şeref, Fatma ya da Ayşe olan bu küçük insanların üzerinde. Yüzlerini hiçbir erkek görmedi daha.”

Andre ise yirmi beş yıl önce kaybettiği Necibe isimli Türk kızının etkisiyle yeniden Türkiye’ye gelmiştir. Mezarlık bekçilerinin dikkatini çekmemek için fes takıp tesbih sallayan Andre, sevdiği kadının mezarını yıpranmış halde görünce çok üzülür. Onun mezarını onartıp başka Türklere emanet etmek ister. O sırada Cenan onunla buluşmak istediğini yazar. Zeynep ve Melek adlı iki yeğeni ve halayıklarla beraber  dışarı çıkacaklar ve yolda halayıkları atlatacaklardır. Buluşurlar, tekinsiz bakışlardan korkarak, peçelerini açıp gözlerini bile göstermeden ayaküstü sohbet ederler. O kadardır işte. Ama bu o kadar değerlidir ki onlar için:

“… benliğimizin en iyi yönüne, ruhumuza ilgi beslediniz; oysa, efendilerimiz şimdiye kadar bunu alabildiğine savsaklamışlardı. Bir erkekle temiz bir dostluğun nasıl kurulabileceğini gösterdiniz bize.”

“Avrupa’dan gelen romanlarda, hayatlarının sonuna yaklaşan insanların, yitirdikleri hayalleri için, gözyaşı döktüklerini okuyoruz. Hiç olmazsa onların bir hayalleri var; hiç olmazsa bir kerecik olsun, yaşantılarında bir güzel hayalin peşinden gitmek zevkine ermişler! Bize gelince, Andre, bize bu fırsatı asla tanımadılar. Bizim yaşlılık dönemimize gelince, biz anılarımız için gözyaşı dökmek gibi iç karartıcı bir oyalanmaya bile sahip olamayacağız… Ah, hele sizi tanıdıktan sonra bunu o kadar iyi hissediyoruz ki!”

Cenan’ın kocası Hamdi Bey ne aptal, ne çirkin, ne de yaşlıdır. Ama işte böyleyken bile onu sevmek zordur. Cenan tam Adalar’a gidip onun özlemiyle geri dönerken Dürdane’yi Hamdi ile bulur. Ne var ki, bu da o dönem için pek anormal sayılmayan bir şeydir. Öyleyken Cenan padişahın yanına çıkıp evliliğinin bitmesi için irade ister. İleriki buluşmalarda Andre’ye yüzlerini gösteren Zeynep ve Melek’in aksine Cenan inatla ondan yüzünü esirgemektedir. Bir Ramazan günü herkesin uyumasını fırsat bilen kızlar, haremin neye benzediğini göstermek için Andre’yi gizlice konağa sokarlar.  Burada geleneksel oyunlarını, eski kıyafetleri içinde ona sergilerler. Cenan burada kuralı bozmuş ve yüzünü Andre’ye göstermiştir. Bu ziyarette hazır bulunan kızların öğretmenine kızlar hakkındaki memnuniyetini sorar ve şu cevabı alır Andre:

“Ne yazık ki çok memnunum!... Her şeyi çok çabuk öğreniyorlar; çok da zeki çocuklar. Yarının kadınlarına çekecekleri acının mikrobunu aşılamaya alet olduğum için aslında pişmanım.. Temiz yürekli ablalarından çok daha erken solacak olan bu taptaze çiçeklere acıyorum…”

Andre ve Cenan arasında belli belirsiz bir sevgi filizlenir ama ikisi de bir sürü zincirle oldukları yere bağlıdır. Cenan’ın gözünde Andre hasbelkader dost olduğu ünlü bir yazardır, Andre ise sürekli onun ancak kızı yerinde olabileceğini telkin eder kendine. Bu sürüncemenin işlenişi o kadar gerçekçi ki… Yazılacak yeni bir roman hakkında konuşurken kendilerine de belli belirsiz göndermeler yapıyorlar, ama sonlarının ne olacağı belli olmuyor.

“Benim için ne olduğunuzu belki bir gün size söylerim. Benim çektiğim acı, sizin gidişinizden çok, size rastladığım, sizi tanıdığım içindir.”

“Günlerdir kendi kendime şöyle diyordum: Beni iyi edecek ilaç nerede? İlaç geldi, iri iri açılan gözlerim ilacı kemiriverdi. Zavallı parmaklarım ilacı tutuyor işte. Teşekkür ederim! Bana kendinden bir sadaka verdiğin için teşekkür ederim, düşüncenden bir sadaka.”

Ve Andre’nin sefaretteki görev süresi dolar. Fransa’ya dönecektir. Günleri azaldıkça huzursuzlanır, ama yine de gidecektir. 

“Onun gözleri de, benimkiler de toprak dolmadan önce, kendisini görebileceğim son, gerçekten son fırsattı bu…” Genç kadına hayatında bir daha rastlamayacağından böylesine emin olmak, yine de böyle gitmek, bir kere daha görmeden gitmek… hayır! Doğrusu bunu beklemiyordu. Öyleyken, yine de hayal kırıklığını, boğucu hüznünü tek kelime bile söylemeden sineye çekti.

Cenan padişahın boşanmaya dair iradesini geri çektiğini öğrenince ölmek ister. Her ne kadar kitapta “cehalet mutluluktur” fikri sık sık işlense de, o bilmenin insan olmanın gereği olduğunu savunur Andre’ye son mektubunda:

“Uyuyan ruhları uyandırmanın, uçmaya kalkışacak olursa, kanatlarını kopartıvermenin bir cinayet olduğunu, kadınları eşyanın edilgenliğine indirmenin alçaklığını anladınız mı?”

Ve maalesef geç kalmış itirafı ile mektubunu bitirir:

“İnsan ölünce, her şeyi itiraf edebilir. Artık yeryüzü kuralları benim için geçerli değil. Gideceğim şu sırada sizi sevdiğimi ne diye itiraf etmeyecekmişim?”

Dram olacaksa böyle olsun!