Hüseyin Rahmi Gürpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin Rahmi Gürpınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ocak 2017 Pazartesi

Utanmaz Adam – Hüseyin Rahmi Gürpınar



Standart bir HRG romanı, ne eksik ne fazla. Anti-hero’muzun adı Avnüssalah (tuhaf isim beklentimi daha ilk sayfada karşılıyor yazar) Lanet, işsiz ve hayırsız bir evlat bu adam. Babasının dövmesi, anasının sevmesi ile büsbütün arsız büyümüş. Ortalıkta kıtlık var; şanslı iseler evde biraz kuru ekmek biraz da zeytin bulunur. Avnüssalah ise fare gibi koklaya koklaya bunları bulup hakkından gelir. Arkadaşı Ali Safder’le birlikte türlü dolaplar çevirir, komşunun yemişlerini çalar. Başkalarına şantaj yapmaya teşebbüs ederler.

Bu kıtlık günleri içerisinde komşusunun kedisini pişirip ailesine yedirir (öğk!) Zavallı komşu kedisinin kaybolduğunu söylemek için geldiğinde foyası meydana çıkar. Evlerini taşlarlar.

Namusluluğu yüzlerinde bir karnaval maskesi gibi taşıyan hırsızlar cemiyet için dağ haydutlarından daha tehlikelidirler. Onlar için çalmak bir hüner ve kanunun cezalarından kaçmak adeta bir cambazlıktır.’

Şantaj dalaverelerinden fırsat buldukça gazetelere ahlaksız hikayeler göndermeye başlarlar. ‘Karanlıkta Neler Oluyor?’ gibi yazılar hakkında fikir alışverişleri ilginç. Yetmez, Gönül Doktoru adıyla aşıklara derman satarlar. Dertli Gönüllere Teselli Yurdu açıp abuk sabuk masraflar icat edip ücreti kabartırlar.

Zaman geçti, o yüzden bütün olaylar aklımda değil. Halbuki ben bu bloğu unutmamak için açmıştım. Neyse, olduğu kadar artık. Bu yazıyı da kitabın sonunda konferans verecek kadar palazlanan Avnüssalah’ın sözleri ile bitireyim:

‘Çaldım, dolandırdım, sağdan soldan sızdırdım. Karşıma hiçbir davacı çıkmadı. Çünkü yere vurduklarım benden suçlu mahkeme kaçkınlarıydı. Yakalarını adalete teslim etmeden beni ele veremezlerdi.’



8 Haziran 2016 Çarşamba

Deli Filozof – Huseyin Rahmi Gurpinar


Oncelikle soylemeliyim ki bu cingoz adam, benim buraya aktardiklarimdan cok daha sert sozlere romanda yer vermis. Isteyen varsa, buyursun okusun, sasirsin. Hikmetullah Efendi isimli bir deliye yine ne istiyorsa soyletmis ustad.

‘Kalplerini fesat ve bozusmayla dopdolu yarattigin mahluklarini boyle bogaz bogaza birakip da ortadan cekilmek olur mu?

‘Kitaplarinda besikten mezara kadar ilme ragbet etmeyi tavsiye edersin, sonra en cahil adamlari din hizmetleriyle taltif buyurursun. Yazili ve agizdan iradelerinde fenden, ilimden ufacik bir sey yoktur. Sevgili hacilarin, hocalarin her yeni icada karsi ‘bid’at-i merdude’ diye kafirlik sayarak  haykiriyorlar.’

‘Bazi memleketlerde halkcilik adi altinda fertcilik yapiliyor. Bu curcunada ses coklugun, fakat cikar azligindir. Icinde yasadigin havayi alkislamak gayretiyle senin avucun patlar, parsayi seckinler adini alan bir grup toplar. Halkin adi goklerde bayrak, lakin kendisi sokaklarda yalinayaktir.’

Din ve ahlak ayrimi ve batil inanclar uzerine de ogretici ve aciklayici bir yonu var:

‘Emin ol Cenabihak guya ugursuz yaratmis oldugu bir kulunun ugursuzlugu yuzunden bir mahalleyi, bir bucagi, bir memleketi batirmaz. Hem simdi dinle ahlak ayrilmistir. Ne dindar ahlaksizlar vardir, ne ahlakli dinsizler vardir’

Genel ahlak prensiplerinin en basit ve dogru aciklamalarini bulmak mumkun:

‘Fenalarin kotulukleri yuzunden iyiler de bircok sinirlamalarin rahatsizliklarini yukleniyorlar. Butun hayat, kosullarla, yorgunluk ve gorevlerle dolu bir agirlik aliyor. Su kalin duvarlarin zahmetlerle yapilmasi hirsizligi onlemek icindir, Ben hirsiz degilim, herkes de benim gibi olsaydi, bu zahmete yer kalmazdi. Hayatta buna benzer bircok zahmetlere, dikkatlere yasa ve ahlak kacakcilari icin katlaniliyor.’

‘Sizin onunuze yapilmis yasalar cikararak “bunlara boyun egeceksiniz” diyorlar. Halbuki o yasalari yapanlarin bilimce, fikirce sizden asagi ve vicdan dusuncelerinden uzak olduklarini eserlerine bakarak anliyorsunuz. Gercek sununla meydandadir ki yaptiklarini kendileri de begenmeyerek iki gun sonra degistirmek zorunda kaliyorlar.’

Zamaninda hirsizlik yapip isten kovulmus bir dilenciye ‘Senin gibi uc bin lira calanlarin mallari varsa calinan para odetilir, hirsiz da ceza gorur. Oteki buyuk hirsizliklar mirascilar payina kanuni mal kaydolunur.’ der. Kaynanasina ‘Ben seni alacak olsam dunden razisin’ der mesela.

‘Asil gaflet de bu curumus, mantar kesilmis eski inanclarin ahretteki kurtariciligina sarilarak dunyadaki en ciddi islerimizi savsaklamaktir. Ilmin, fennin cozmeye ugrastigi tabiat muammalarini dusunmekten kimse yasaklanamaz. Bu dusunus de gunah degil, tersine cok sevaptir.’

‘Bir filozofun dedigi gibi, delilik denen sey, siniri cizilmis, bizden pek ayri gayri bir ulke degildir. Her gunku hayatimizin sinirlari hemen hemen bununla birlesen pek yakin iki komsuyuz. Hepimiz arasira o memlekete girer, cikariz. Delilikten butun butun kacabilmek olanaksizdir. Is ona kendimizi yaridan fazla kaptirmamaga ugrasmaktir.’

Deli Filozof roman icinde hikaye yaziyor mesela. Adi da Dipkocani. Piknikte piyes seklinde bizimkilere okumustum bunu J

‘Adlarina bibliyofil denilen kitap dostu ve kutuphane meraklisi bazi kimseler vardir. Bunlarin isleri gucleri, oradan buradan, pahali ucuz elde edebildikleri az bulunur kitaplari, degerli ciltleri ve baska cesit kitaplari toplayarak kutuphanelerine dizmektir. Okumak icin degil, filan kitap bende de vardir diye ovunmek icin, tipki camekanlarina canak comlek dolduran antika meraklilari gibi. Bu eski oteberi ne yenir, ne kullanilir, bunlarin yalniz karsisinda seyirlerine bakilir.’

Filozof Hikmetullah Efendi kitabi rafa koymak icin degil, okumak askiyla sever ve insan omrunun birkac kutuphaneyi tamamiyle okumaya yeterli olmadigina uzulurdu. Istanbul’daki kutuphanelerde ne kadar kitap bulundugunu, cesitlerini, degerlerini kutuphane gorevlilerinden daha iyi bilirdi. Arasira halinde gorulen akilca taskinliklar, belki de bu fazla okumak yorgunlugundan ileri geliyordu.’


Ali Senaver Bey isimli birinin genc hanimi Iclal ile Filozofun oglu Celebi ask yasamaktadir. Senaver parlayip kopurmemesi acisindan beylik karakterlere uzak bir karakterdir. Bu ikisini bulup evlendirirler. Genelde boyle vakalar cinayetle veya alikonulmayla biter ya, olgunlukla tatliya baglandiginda sonu nasil biterdi onu yazmis HRG. Ilcal’i gelin alirlar, bu kez de kizlari Caize’nin kocasi Umrani ile asiklik etmeye baslar. Bu kez abi kardes bu hainleri oldurmek icin planlar yapar. Filozofun kutuphanesinden bulduklari bir kitabin yardimi ile dordunu birlikte, ama yavas yavas, bir yil icerisinde oldurecek bir zehir bulup hek kendileri icer, hem eslerine icirirler. Bir sure sonra hainler beraber evden kacar. Onlar oledursun, Filozof zehirin panzehirini bulup evlatlarini kurtarir. Diger ikisini ise son zamanlarini rahat gecirsinler diye tekrar koske getirirler (?). Artik bunlari kurtarmak isteseler de ikisi birbirinin pesi sira topraga verilir.

29 Aralık 2014 Pazartesi

Murebbiye – Huseyin Rahmi Gurpinar


Elimdeki 1966 basimli kitap tum zamanlarin favorisi Huseyin Rahmi’den. Bu sefer Istanbul’da bir yaliya murebbiye olarak girmis duskun bir Fransiz kadininin maceralarini anlatiyor. HRG romanlarinda genel olarak kadin karakterler cogunluktadir, bunda ise oyle degil. Yalida kadin yok neredeyse; Dehri Efendi, kardesi Amcabey, oglu şemi ve eniste Sadri ana karakterler. Sadri’nin hanimi Melahat’ten pek oyle bahsedilmiyor ama soyle komik bir tasviri var ki eklemek istedim:

“Tavan supurgesine kadin esvabi giydirmisler gibi Melahat Hanim pelerinli, kat kat dantelli yeldirmesini giyip pullu beyaz basortusunu de orterek, bahceye, koruya, bostana ciktigi zaman ruzgarin o uzun boya verdigi dalgalanmalardan urkerek butun vahsi kuslarin kacistiklarini goren bahcivan, efendiden dogum bilgisi ve jeoloji derslerini dinleye dinleye zekasina bayagi bir genisleme gelmis olan o herif bu halden ibret alarak bostana koydugu korkuluklari Melahat Hanimin seklinde yapmaya baslamis ve cok fayda goruldugunun farkina varan komsu bahcivanlar tarafindan model olarak kabul olunmustu.”

Anjel’in gecmisi ile hikaye basliyor. Toplumun ahlaksizligini elestiren oyunlar yazan Baudelaire adinda biriyle iliskisi vardir. Anjel bir cocugu olacagini ogrenince, babalik serefini kime vereyim diye dusunurken aklina bu yazar gelir. Oysa yazarimiz pek oralarda degildir:

“Bodler o piyesin ogutlerine gore davranmak icin degil, para kazanmak istegiyle yazmisti. Onu seyretmeye gelenler de oraya ahlak dersi almak icin degil, hosca bir vakit gecirmek icin gelmislerdi. Ama o kadar kisi agladi denecek. Aglasinlar. Tiyatroda aglamak, gulmenin baska bir sekli demektir. Zaten fizyolojide ‘gulme’ ile ‘aglama’ arasinda, bazi hallerde, fark yok gibidir. Ikisi de sinir zayifligindan ileri gelir. Eger aglamakla ahlak duzelseydi dunyada cocuklardan uslu akilli kimse kalmazdi.”

Sonunda bir anlasmaya varirlar. Anjel mesleginin inceliklerini Bodler’e anlatacak, o da bir kitap yazacak. Kitabin geliri ise dogacak cocugun olacak. Balzac ve Dumas’da oldugu gibi Fransa’da duskun kadinlarin hikayeleri pek ilgi ceker; haliyle Bodler’de sermayeyi cocuga yukledigine pisman olur.

Istanbul’a donersek, Dehri efendi mantarlar hakkinda saatlerce konusabilen, oglu yatili mektepten gelince onu imtihana cekip basarisiz oldugunda falakaya yatiran bir tip. Kardesi kamburunu saklamaya calisan ama murebbiyenin onunde yerlere kadar egilince bunun kabak gibi meydana ciktigini farketmeyen saf bir capkin. Anjel’in midesizligi sagolsun, bu capkin, Sadri ve Semi  gece onun odasina girmek icin nobet tutar hale gelirler. Karanlikta ayni masanin altini elinde lambayla yaklasan Eda Kalfa’dan saklanilacak yer olarak gorup hizla kosusup birbirlerine tos vurusunca ucunun birden idare edildigini anlasalar da hicbiri Anjel’den vazgecmez.

Onlar didisedursunlar, Anjel ortaligi karistirip kenara cekilmistir. Semi iyice hirslanir bir aksam,  Anjel’in odasinin kapisini kirip once odadakini, sonra murebbiyeyi oldurecek, sonra odasina gidip pencereden kendini Bogaz’in serin sularina birakacaktir. Odaya girip dolabin kapisini actiginda kimin cikacagi aslinda kitabin kapaginda belli edilmis, neyse en bastan anlamadim en azindan  Yer yer bayat espriler varsa da ne cikar, ben seviyorum bu adamin romanlarini J

19 Eylül 2014 Cuma

Dirilen İskelet – Hüseyin Rahmi Gürpınar


Favori yazarımın favorim olamayan kitabı. Atlas Kitabevi basımı bu kitapta yabancı bir ülkede, bir oturma odasına kulübe içinde, elinde bir fenerle kondurulmuş gördüğü iskeletin benzerini yapmak için mezarlıklardan kemik toplayan Tayfur ve arkadaşı olan doktorun maceraları yer buluyor. Onları korkutmak için keçilere sarık bağlayan ve Gülyabani filmindeki gibi kukla iskeletler oynatıp mezarlıkta ışıklar çaktıran, kahkahalar ve hıçkırıklarla mezarlığı inleten gizemli kişilikler vardır. Yaptıkları soruşturmalarla bunların mezarlık yakınında bir evde oturan Banu Hanım ve tayfası olduğunu anlasalar da bu arada Tayfur Banu’ya abayı yakar.

Kitap yarattığı gizem havasının bana göre hakkını pek veremese de bazı fantastik kısımlar olaya ilginçlik katıyor. Mesela evin hizmetçilerinden, Tayfur’a ümitsizce aşık olan Nasıra’nın karşılık bulamayınca evdeki iskeletle aşk yaşayıp kucaklaşması. Tayfur’un  Banu’nun aşığı olduğunu bile bile evlendikten sonra evine eşantiyon gibi gelip yerleşen adama göz yumması… HRG’nin kendine özgü felsefesini ve hakim olduğu yaygaracı kadın üslubunu yeterince içermeyen kitabımızı rafa kaldırıp önümüzdeki kitaplara bakıyoruz. 

2 Nisan 2014 Çarşamba

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç


Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç – Hüseyin Rahmi Gürpınar

Yine H.R.G., yine Atlas Kitabevi’nden. 1972 basımlı bu kitabı hesapta yazarın Heybeliada’daki evini gezerken okuyor olacaktım. Maalesef gittiğimde müze kapalıydı, başka bahara kaldı.

Kitabın orijinal bir konusu var: 1910 yılında, Halley kuyruklu yıldızının Dünya’ya çarpacağı konuşulmaktadır. Kadın düşmanı ama romantik adam İrfan Galip, mahallenin bütün kadınlarını kuyruklu yıldız hakkında vereceği konferans için evine toplar. Sürüp giden bu konferanslarda Halley’in Dünya’ya çarpması ile ilgili korkunç senaryolarını rüyasını anlatır gibi anlatır. Yetmedi en korkunç yerinde ışıkları söndürür, üst katta tembihlediği hizmetçi büyük bir gürültüyle masaları devirir, odanın içinde kestane fişekleri patlar. Kadınların ayılıp bayıldığını gören İrfan yaptığı şakaya pişman olur.

 Konferanstan sonra “kadın olduğuna üzgün bir zavallı”dan isimsiz bir mektup alır:

Ben spor delisiyim, ah ne yapayım ki Tanrı beni kadın yaratmış. Alp dağlarına gidenleri, Mont-Blanc’a çıkanları, Mısır’da ehramları gezenleri, Baalbek harabelerinde dolaşanları, balonlara binenleri, uçaklarla uçanları, gazetelerde okudukça ne kadar imrendiğimi size tarif edemem (…) Bu kadar spor meraklısı olup da nereyi gezdiğim var? Hele o kapanık kış günlerinde sıkıntıdan patlarım. Tanrı bilir ya, evde piyanom var, mandolinim var, udum var. Kitaplarım, nakış işleyen makinelerim, her şeyim var. Ama bazen o kadar sıkılırım ki bunların hepsini pencereden bahçeye atasım gelir (…) Annemden izin isterim. Sokağa gönder diye yalvarırım. Gönlü olursa yanıma dadımı, lalamı takar, yüzümü sımsıkı kapatarak Beyazıt’a kadar gönderir. (…) Birkaç ay önce şakacı komşulardan biri beni görmüş anneme söylemiş. Aman Yarabbi, işitmediğim lakırdı kalmadı. Meğerse bir kız için dama çıkmak pek ayıpmış. Bu memlekette kızlar için ayıp olmayan ne var acaba?”

İrfan, sonradan adının Feriha olduğu anlaşılan bu sıra dışı kıza görmeden aşık olur. Kızın niyeti ise sadece meraklı olduğu kuyruklu yıldız hakkında malumat almaktır. İrfan’ı vazgeçirmek için dünya çirkini bir kız olduğunu söylese de inandıramaz. İstanbul sokaklarında eğlenceli bir kovalamaca sonunda, düğünü Halley’in çarpacağı gün yapmak şartıyla evlenmeye razı olur. O gece, hoş bir benzetmeyle Halley’in kuyruğuna benzetilen kuyruklu gelinliğiyle gelip İrfan’ı çatıdaki kuleli balkona çağırır. Orada damada sıra dışı davranışları hakkında açıklama yaparken bir de bakarlar ki yıldız Dünya’ya teğet geçmiş! İrfan Feriha’yı öper ve mutlu son J

Kitapta yine bol bol cahil “kocakarı” muhabbeti var. İlginç ve korkutucu yarı bilimsel tasvirler içerse de Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, aslında bir gerilim romanı değildir. H.R.G.  önsözde şöyle der:

“Taa vaaz verenlerden tutunuz da teknik bilgi sahiplerine kadar insanların filozofları da, bilginleri de öbür kardeşlerini korkutma düşkünlüğünden kendilerini alamıyorlar. Bir gerçekçi olarak böyle söylüyorum. Ama bir romancı olarak öyle demeyeceğim. Öbür meslektekiler gibi sözün yalan veya doğru olma ihtimalinden bahsedeceğim ki bu da benim sanatımın hakkıdır.

Hilesini önceden ortaya koyan bir hokkabaz gibi size gerçeği böyle açıkça söyledikten sonra yine korkarsanız artık kabahat bende değildir.”

Sonsözde de şöyle:

“Halley geri dönecektir. Ama yetmiş beş yıl sonra! Şu satırlara bakanlar içinde 1401 Rumi yılına kadar hayatta kalacak talihliler bulunursa geçirdikleri şu denemeye dayanarak gelecekteki evlatlarımıza yalanları hor görme lüzumunu tekrarlasınlar.”

Wikipedia’ya göre en son 1986’da görünmüş olan Halley’in 2061’de tekrar ortaya çıkacağı hesap ediliyormuş.



6 Ocak 2014 Pazartesi

Tutuşmuş Gönüller – Hüseyin Rahmi Gürpınar



Atlas Kitabevi’nden 1984’te çıkmış bu kitap, Hüseyin Rahmi’nin akılları bir karış havada, serbest aşk hayatı yaşamak isteyen üç güzel genç kız hakkındaki romanı. Kızlarımız Nevhayal, Şaheser ve Lemiye (isim repertuarım günden güne genişliyor). İçlerinden Lemiye, Lebip Paşa’nın kızı, hayat hakkında karamsar felsefelere giriyor. Evli bir adamın, Behçet Hilmi’nin kapatması olmak için evden kaçarken babasına bıraktığı mektupta şöyle diyor:

“Baba yurdundan kaçıyor ama, bu kızın geliri yok, ne ile yaşayacak? Dersiniz. Bizi sizin buyruğunuz altına sokan, sizin elinize bakmaktaki yoksulluğumuz ise; bu düşkünlüğümüzü doğuran yine sizin bencilliğinizdir. Bundan sonra bizi beslemekten kurtulacaksınız. Çünkü artık katiplik, esnaflık, doktorluk, avukatlık, biletçilik, vatmanlık hepsi bizim için…”

Lebip Paşa eski kuşaktan, bazı çevrelerde 2000’ler Türkiye’sinde bile halledilememiş meseleler içinde dönüp duruyor, aslında korkuyor:

“Dün saygısız gözlere kapalı bir tapınak gibi kafesler, ağır perdeler arkasında; erkeğinin getireceğine kanaatle oturan, yalnız evinin işleriyle uğraşan, bu her yabancıdan kaçınan melek… Bugün geçimini sokağın pis çamurları içinde kirlenerek aramağa çıkarsa!... Doğu’nun namus geleneği nasıl korunabilir?”

Lemiye, eski belalısı Kasım Necati’nin planıyla kendi annesi, Behçet’in de karısı ile birlikte Behçet’le yaşadığı apartman basılıp baba evine geri getirilse de babası onu  sokağa atıyor. Feleğin sillesini değerlim Hüseyin Rahmi bir güzel yediriyor kızcağıza. Behçet’e maceralarının sonunda bir şey olmazken bu düşmüş bir kız olarak kalıyor. Bunun üzerine namus hakkındaki  tiradı geliyor:

“İnsanları bazı yüce isteklere hizmet ettirmek ya da itaat altında tutmak hilesiyle bir çok komedyalar oynanmaktadır… Bu komedyaların yaratıcıları, uydurdukları ahlak kurallarının hemen hiçbir sözcüğünü kendi nefislerine uygulamazlar. Lakin saf, budala, geri kafalı halkı aldatmak için uygular görünürler. Örneğin “namus” sözcüğü de yeryuvarlağı kadar şişirilmiş bu incir çekirdeklerinden biridir… İşte bu sözcük, gücünü anlamsızlığından alıyor. Çünkü anlamlı sözcüklerin insanlar üzerinde çekici güçleri yoktur. Çünkü kavranması, zihnin biraz yorucu çalışmasını isteyen sözcükler halka bir şey anlatmaz… Haniye bugün niye Ogüst Kont’un pozitivizminden yararlanılmıyor? Herbert Spenser’in evrim kanunlarından niye yüz çevriliyor? Daha dün felsefe kürsüsündeki gür ve coşkun anlatışı tatlı tatlı dinlenen Bergson’un ruh hakkındaki yayıp verdiği bilgilere bugün neden dudak bükülüyor?... Ticaretteki etkisini anlamak için, yığdığı büyük servetin karşısına geçip cıgarasını tüttürerek keyif çatan mutluya sorunuz ki o paraları toplarken namusu, kaç defa vicdanından yumruklarla dışarı kovmuştur? Bu yığını namusuyle hoş geçinerek yapmayı başardığını iddia ederse gülünüz. Onun bütün hilesi, namusuyle ilgisini kestiği anları, herkese karşı saklayabilmekteki başarısıdır. Yüzbin kişinin midelerine girecek lokantalardan bir kişi hesabına bu koca zenginlik birikmiştir. Bunun böyle oluşunu, kanunlar korudukça dünya yüzünde gerçek barış, güzel geçinme ve rahat beklemek boşunadır.”

Kadın erkek karakterler arasında durmadan dolaşıp herkese haber yetiştiren komik bir karakter var: Fındıkçı Seher, romanda “Kılığının alacağı biçimler biraz tesadüfe bağlıdır. Örneğin mayıs sonuna doğru Bitpazarı’nda düşürerek yok pahasına aldığı bir samur  taklidi boayı, mevsime uyup uymadığına bakmaz. Hevesini alıncaya dek kullanır. Temmuz gelir; hala Fındıkçı Seher’in boynunda, iki boncuk gözüyle size bakan, sivri yüzünü uzatmış sansar kafalı bir kürk atkı görürsünüz.” Şeklinde karikatürize ediliyor. Bu savruk hanfendi aynı zamanda çapkın da… Lemiye’nin sevgilisini “Pırlanta gibi bir delikanlı… İnsanın bardağa koyup içivereceği, ya da göğsünün üstüne elmas iğne gibi takacağı geliyor…”  diye anlatıyor.

Bana sorulsa, Hüseyin Rahmi’nin aklı noksan diye göstermeye çalıştığı karakterlere aynı zamanda en akıllıca lafları ettirmesi tesadüf değil, derdim. Belki tepki görmemek için zamane okuyucusunun  “mazur gör, deli işte, saçmalıyor…”şeklinde sırtını sıvazlamış, ama şunu söylettiği bir karakterin, Lemiye’nin zeki olduğu kabul edilmez mi?

“Birbirimize karşı bu insanlık komedyasını açık kağıt ile oynasak nasıl başarı kazanabiliriz? Kimimiz sarığımızla, kimimiz tespihimizle, kimimiz yazdığımız cilt cilt ahlak kitaplariyle, kimimiz kahramanlığımızla aldatacağız ki, elbirliğiyle, bu koskocaman yalan makinesi döndürülsün. Çok aldatanlar prens gibi yaşasın… Aldatamayanların boyunları altında kalsın…”

O yüzden de romanın sonunda Lemiye’nin uslu uslu Kasım Necati ve çocuklarıyla oturacağına pek inanasım gelmedi ya… Kadın bildiğin feminist çünkü. Nevhayal ve Şaheser’in kumarhane masalarına meze olmaları yanında,  yine okuyucuyu rahatlatmak böyle mümkün olmuş olabilir. “Bakın kudurdu, tepindi ama yola geldi” mesajı…

Hüseyin Rahmi, zamanlı ve zamansız tespitleriyle öyle güzel bir resim çiziyor ki… Kimi yerde karikatür bir tip – ama gerçek:

“Yaşlandıkça örtünmeyi daha çok artıran bazı kocakarılar gibi, Emine Hanım da son zamanlarda yabancı gözlerden kendini pek sakınır olmuştu.”

Kimi yerde ürkek ürkek Batılılaşmaya çalışan bir toplum – ki bu konuyu çok severim, sağolsun yazar da bence onu en güzel işleyenlerden. Tutuşmuş Gönüller de buna bir örnek:

“Bindiği uzun ökçelerin üstünde kimi kez zarif, küçük kıvrılışlarla sendeleyen genç kadın, kavalyesinin koluna iyice yaslanıyor… Böyle dişisiyle kol kola ikiz gezmeğe, henüz alışmamış Türk kuşağının bu çığırdaki acemiliği gözüküyor… Kadında hoppalığa pek çok heves, erkekte kolundakini herkeslere göstermeğe büyük bir övünç seçiliyor gibiydi.”

Ve kimi yerde  bir aforizma:

“Anlamlarına bayağı zamanlarda pek dikkat etmediğimiz bazı deyimler, sözcükler vardır ki hayat bize onların ne demek olduklarını pek canlı örneklerle, etkili bir ders gibi içimize yerleştirir. Belki de olgunlaşma dediğimiz olay, okullardan, üniversitelerden daha çok, doğadan böyle zihnimize birer darbe biçiminde aldığımız derslerle yerleşir.”


13 Ekim 2013 Pazar

Ben Deli Miyim? – Hüseyin Rahmi Gürpınar



Keşke daha uzun yaşasaymış, daha çok roman yazsaymış dediğim yazarlardan biri, Hüseyin Rahmi! İlk hangi romanını okudum bilmiyorum ama öyle sevdim ki, er geç hepsini okuyacağım. Bu adam bence Türk klasiklerinin en eğlenceli olanlarını yazmış. Öyle esprileri, öyle analizleri var ki, zamansız… Atlas Kitabevi’nden çıkan serinin kapakları da ayrı bir güzel. Elimdeki kitap da onlardan, 1972 basımı.

Zat-ı muhteşem, bence söylemek isteyip de çekindiği her şeyi açıkça söylemek için mükemmel bir kılıf uydurmuş bu romanda: baş kahraman Şadan’a, deliliğin felsefesini yaptırmış ve sürekli deli olup olmadığını sorgulatmış. Şadan, mantıklı düşünceleri mantıksız hareketlerle birleştiriyor, içindeki sese yalnızken daha çok uyup uygunsuz şeyler yapıyor. Odada takla atmak, aynadaki aksiyle kavga etmek, eşyalarla aşk yaşamak Şadan’da bazen tutku halini alıyor. Ama bu acayip  deli, Schopenhauer’in, Voltaire’in, Swift’in tuhaflıklarını bir bir sayıp teselli buluyor.

Annesi mebus olmasını istiyor, o ise arkadaşı Kalender Nuri ile zengin bir kadını kafalama peşinde. Maalesef öteki de pek akıllı olmadığı için sonları iyi bitmiyor. Kitapta altı çizilecek o kadar çok yer var ki, bence bu kitabı bir kere daha okumalıyım.

O  deli saçmalarından seçmeler:

“Miskin insan, volkanlı kafalardan çıkan fikirlerin ateşine dayanamaz: Bütün dimağları adi, yavaş, sönük, ahmakça fikirlerle oyalamak ister. Kaynar beyinleri ölçüden yukarı düşündürtmemek için din, ahlak, edebiyat, sosyoloji sınırları çevrilmiştir. Bu engelleri bir sıçrayışta atlamak isteyenlerin yakalarına carp polisler yapışır. Götürüleceğiniz yer ilkin ya bir mahkeme salonu veya doktor muayenehanesi, sonra ya hapis veya tımarhanedir. Suçlu, deli siz misiniz, yoksa bütün insanlık mı?”

“Hürsün, öyle mi? Canın ne yapmak istiyor? Bana söyle… İlkin, arzunu yerine getirecek paran yok. İkinci olarak, kanun, din, ahlak kitaplarını aç. Her davranışın orada kayıt altına alındığını görürsün. Ondaki formüllere uydurmadıkça parmağını kıpırdatamazsın. Hele bunu yapayım de, rüsva olursun.”

“Fakat bu dünya, delilerden çok akıllıların kötülüklerine uğramıyor mu? Bu alem satranç oyunu değildir. Herkesin kaderi hesabına kumara girişip de partiyi kaybedenlerin insanlara yaptıkları kötülükleri düşününüz. Bu atakların işe atılmadan önce alemi inandırmak için meydana koydukları teminat, akıl ve zekalarından başka nedir? Böylelikle vatandaşlarını aldatanlar mı, yoksa bu pek tehlikeli vatlara aldananlar mı daha delidir? Her iki taraf için de aynı hükmü vermekten sakınmayınız. Bu oyundan en suçsuz kalanlar tımarhaneden sahneyi seyredenler veya bu oyunun tesiriyle oraya kapatılmış olanlardır.”