26 Ekim 2014 Pazar

Joseph Andrews / Kader Yolu – Henry Fielding



Joseph Andrews isminin pek aciklayici ve ilginc olmadigini dusunerek sanirim, Kader Yolu diye cevirmisler kitabin adini. Fielding ‘bir toplumu butunuyle ele alip desmek’ kaygisi guduyormus. Bu kitap da Ingiliz edebiyatinin ilk gercekci eseri kabul ediliyormus.

Ben tekrar Ingiltere’ye gelirken elimde bu kitap vardi. Suklum puklum binilen ucak, ev bulana kadar mesken tutulan otel, emlakciyi beklerken gidilen guzelim parklarda okundu. Aslinda basta sevmistim de kitabi, iyiligi konu alan bir kitapti bu. Joseph Andrews adinda yakisikli, zeki, her kadinin (i.e. Lady Booby, kahya Slipslop, hizmetci Fanny) asik oldugu bir bas karaktere sahipti.

Gercek su ki, Richardson adli ahlakci bir yazarin Pamela romanini taslama maksadiyla yazmis bu romani Fielding.O yazarken pek eglenmistir eminim ama espriler bana pek gecmedi. Ingilizcesini okusam farkli mi olurdu acaba?

Sorun su ki, surekli seyahat halindeki karakterleriyle sonraki devirlerde gecen bir Don Kisot havasi verdi bana kitap. Ama yine de Don Kisot’u tercih ederim. Joseph Rahip Adams’la gezer, sevgilisi Fanny’e herkes asik olup onu kacirmaya calisir, hikayeye aniden birileri katilir ve ayni hizla hikayeden ayrilirlar. Bir ara Fanny ve Joseph’in odleri kopar “durun, siz kardessiniz!” dediler diye, ama yanlis alarmdir bu. Mutlu son. Herkes icin, ben dahil!

‘Kimi insanlarin akillarindan gecenleri pek kolayca belli ettikleri gibi, kimi kitaplar da isin nereye varacagini pek cabuk ortaya koyarlar. Biz ise oykumuzun bu turden bir oyku olmasini istemedik. Bunun icin de, olaylari birdenbire apacik ortaya cikarmaktansa, teker teker, kucuk kucuk ipuclari ile vermeyi yeg tuttuk; o kadar ki, okuyucunun iki bolum sonrasini dahi tahmin edemeyecegini iddia edebiliriz.’

‘Yapilmak istenilen, alcagin birini alip, onu zaten taniyan, bilen yakinlarinin olusturduklari dar cevreye gostermek degil, butun dunyaya tanitip, onbinlerin, yuzbinlerin gormesini, gorup de onun gibi olmaktan kacinmaya calismasini saglamaktir. Boylece, eserimizi okuyan kisi kendinde de bu tur kotu yanlar goruyorsa, kimselere belli etmeden, kimselere rezil olmadan, daha dogrusu, toplumun kinamalarina hedef olmadan, kendi kendisini iyi eder, kurtulur.’


17 Ekim 2014 Cuma

Le fantome de’l Opera / The Phantom of the Opera / Operadaki Hayalet – Gaston Leroux

‘No, he existed in flesh and blood, though he assumed all the outward characteristics of a real phantom, that is to say, of a shade.’


Tuyler urperten sarkisini herkes bilir Turkiye’de bu operanin. Ama Turkiye’de de dunyada da ona ilham veren ayni adli romani bilenler fazla degildir. Fransiz yazarin ismini daha once duymamistim ben de, duyduguma memnunum simdi. Onsoze gore, annesi bir tren yolculugundayken sancilanip en yakin binaya aceleyle tasininca, gelmis gecmis en unlu korku romanlarindan birini yazacak bir insana yakisacagi uzere bir cenaze levazimcisinin dukkaninda dunyaya gelmis Leroux. Bu da genellikle sen ve nukteli biri olmasina ragmen yazara etki etmis, onu olum ve sonrasiyla ilgili fazlaca dusunmeye sevketmis.

Gelelim romana…Ilk basta her hayalet hikayesinin basinda oldugu  gibi bazi akil almaz seyler operadaki herkesin agzinda dolasmaktadir. Opera dediysem, bildiginiz tum operalari unutun (?), neredeyse yedi sekiz katli, altinda ise birkac  kat bodrumu olan, kendi ahiri, oyuncu odalari vs. hepsi icinde devasa bir yapi. Yazarin ilham aldigi yapi disaridan soyle iste:

Palais Garnier.

Bu operanin mudurleri operayi iki yeni mudure devretmistir. Bunlarin da kulagina arada karanlik koridorlarda gezinen bir siluet calinmis olsa da pek umursamazlar once. Ama kirmizi murekkeple yazilmis ve O.G. (Opera Ghost) diye imzalanmis ve aksamki gosteri icin 5. Locayi kimseye satmamalarini emreden bir mektup alinca kafalari karisir. Nedense bunun eski mudurlerin yaptigi bir saka oldugunu dusunup locayi da bos birakmazlar.
Ama opera calisanlarindan bazilarinin gizemli olumleri, gosteri oldugu bir gece tavandaki dev avizenin kopup duserek birinin olumune sebep olmasi, yetmedi O.G.’nin operada gorevli Madame Giry araciligiyla verilmek uzere onlardan para talep etmesi yeni mudurleri saskina cevirir.

Bu sirada, prima-donna Carlotta’nin kiskancligi yuzunden yildizi henuz parlayamamis olan genc sanatci Christine Daae, operadaki odasinda buyuleyici bir ses duymaya baslamistir. Babasinin anlattigi muzikal efsanelerle buyuyen Christine, bu sesin `the Angel of Music` olduguna inanir. Ses ona muzik dersleri bile vermeye baslamistir!

Bir de gencliginde Christine’in bu masallarla buyudugunu bilecek kadar yakin oldugu ama sonra trajik bir sekilde irtibati kaybettigi Chagny vikontu (kontun kardesi oluyor burda vikont) Raoul geliyor bir aksam Christine’i dinlemeye. Cok sasiriyor, hemen eski baglari kuvvetlendirmeye calisiyor ama karsisinda biraz tuhaf bir Christine buluyor bu kez.
Cokca gerilim, bol bol flashback, takipler, kiskanclik… Dedektifi son bolume kadar ortaya cikmayan polisiye bir romana benziyor. Christine, Raoul’un yardimiyla o ilahi sesin aslinda kotu niyetli bir `insan` oldugunu, onu tiyatronun altindaki golun ortasinda kendi yaptigi eve kapatmak istedigini anliyor. Boylece eski sevdigi geri geliyor, neseyle butun operayi geziyorlar, birlikte kacma planlari yapiyorlar opera binasinin catisindaki Apollon’un Liri onunde:


Ama hayalet o kadar cesur ki, performansinin orta yerinde isiklari sondurup yuzlerce seyircinin onunde kaciriyor Christine’i. Hayalet (Erik)  son derece solgun  ve ailesinin bile bakmaya dayanamadigi cirkin yuzunu gosteriyor ona meshur maskesini cikarip. Christine ona hem aciyor, hem yalvariyor gitmek icin. Unutmadan soyleyeyim, hayata kusmus Erik karakteri, ayni zamanda bir seri katilin ilk edebi tasviriymis.

Uf uf uff!


Baslarda supheyle yaklastigim Persian karakteri Raoul’e yardim ediyor operanin altindaki eve olmeden varabilmesi icin. Cunku hayalet her yeri trap-door’larla bin turlu cinliklerle doldurmus. Efendim, buralarda basliyor debriefing fasli. Meger Persian onu Dogu’dan, bir prensesi eglendirmek icin turlu iskence yontemleri icat ettigi zamandan taniyormus ve hayatini kurtarmis onun. O yuzden O.G.’nin simdiki yaptiklarindan da sorumlu hissediyor kendini. Bu arada yazar, soylediklerine biraz gerceklik cesnisi katmak icin olacak Turkiye’ye de soyle yer veriyor hikayede: Erik Istanbul’a gidip sultanin emrine  giriyor. Yildiz Sarayi’nda `Son Turk Devrimi`nden sonra bulunan butun trap-door’lar, gizli odalar ve kasalari da o yapiyor. Yetmiyor bir  de Sultan’a her acidan benzeyen bir ‘otomat’ yapiyor ki insanlar Sultan bir yerde sanarken o baska yerde olabilsin! Cool story J Konuyla ilgili Mohammed-Ali Bey ile Yunanlilarin Istanbul’a girdiginin ertesi gunu yapilan bir roportaja yonlendiren bir dipnot bile var ama Google istedigimi vermedi.

Neyse, operanin derinliklerine inip yol bulmaya calismalarinin sonunda aksi gibi Erik’in icadi torture chamber’in (iskence odasi) icine dusuyorlar. Ilginc sekilde tasvir edilmis bu odanin biri ugrasip bir taslagini yapmis:

http://talvienkeli.deviantart.com/art/The-torture-chamber-300170779


Bu aynalarla kapli altigen bir oda, icinde daragacina benzeyen bir agac ve yapraklarla tropikal bir ormani andiriyor. Isisi surekli yukseliyor, susuyorsun ve bayilacak gibi olmanin, umutsuzlugun yuzune verdigi acinacak ifadeyi sonsuz gibi gorunen o ormanin her tarafinda goruyorsun. Sukur ki Persian bu odayi daha once de gordugunden Raoul kadar delirmiyor. Gorunmeyen anahtari odanin her karisinda aramaya calisiyor, her yer birbirine benzedigi icin uzun sure ugrasiyor. Erik orada olduklarini anlayip bir de su basiyor uzerlerine. Bu psikopat bir de operanin altini fici fici barutla doldurmus, Christine evlenmeye yanasmazsa operayi havaya ucuracak.

Kiz caresiz, evlenecegini ve evlendikten sonra da intihar etmeyecegini soyleyince Erik, Raoul’u kurtarmaya razi olur. Christine Erik’i oper ve bu opucuk omrunde ilktir hayaletin. Aradan cekilmeye karar verir sonunda, oldugu zaman ise onu Christine gomecektir.

 ‘Poor Erik! Shall we pity him? Shall we curse him? He only asked to be `someone`, like everybody else. But he was too ugly!’




Evet son bir not: Ben Andrew Lloyd Webber’in bu meshur operasina gittim Londra’da, kitabi okumadan once. Hayatimda gorup gorecegim en manyak dekor ve kostumleri gordum muhtemelen ama kitabi okuyana kadar da her seyi anlamamistim. Bunda sacini Marge Simpson’un saci gibi yapip tiyatroya gelen ve onumde oturan kadinin payi buyuktur. 

Simdi de Sari Odanin Esrari'ni bulup okumak lazim!






4 Ekim 2014 Cumartesi

Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar


Çok sevdiğim bir arkadaşımdan ödünç aldım bu kitabı İzmir’e gidişimde. Birkaç ay sonra okumaya başladığım bu kitap otobüs yolculukları, yüzme molaları, Bozcaada’da rüzgar güllerinin yanında günbatımları gördü. “Ehh” diyebileceğim iki kitabın ardından “işte bu!” dedirtti bana nihayet.

Hayri İrdal, hayatı boyunca başarısız, “tutunamayan” bir profil çizmiştir. Şans eseri tanıştığı Halit Ayarcı isimli işadamı ise İrdal’ın laf olsun diye dikkat çektiği meydanlardaki, kurumlardaki vs. saatlerin birbirini tutmaması meselesinden koca bir enstitü çıkarır. Hayri’nin çocukluğundan gelen saat merakı, zamanla ilgili felsefi sözler eden ustası saatçi Nuri Efendi, dedesinin cami yaptırmayı ahd edip yaptıramadığı için evlerinde  kalan cami saati Mübarek, hepsi Ayarcı’nın usta ellerinin sıfırdan yarattığı enstitünün prestijini artırma yolunda birer sebep haline gelmiştir.

Hayri’nin eli para görünce, kendini film yıldızı sanan karısı Pakize ona pek düşkün hale gelmiştir. Platonik bir aşkla sevdiği Semra Hanım da onun metresi olmuştur. Sadece Hayri değil, onun etrafındaki herkes bir şekilde bacaklarından tutulup ite kaka yükseltilmektedir adeta. Eşine dostuna Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde  iş verilir, müzikten anlamayan baldızı assolist yapılır. Hiç yaşamamış hayali bir zat olan Ahmet Zamanî hakkında Hayri’ye bir eser yazdırılır.

Halit Ayarcı’nın bu marifetlerini hep şüphecilikle izleyen Hayri, Ayarcı tarafından işe ve kendine inanmamakla tenkit edilse de işlerin nasıl yürüdüğünü anlamıştır artık. İtibar ve takdir görmek için,  gerçekten buna layık olmak gerekmediğini biliyordur o da. O yüzden büyük şahsiyetleri laf cambazlıklarıyla idare eder, saati doğru olmayanlardan ceza toplanacak bir sistem icat eder, enstitü için yeni bir bina tasarlar.
Daha sonra enstitu calisanlari icin yapilacak lojmanlari da onun tasarlamasini isteyen Ayarci, bu kez calisanlarin karsi cikmasiyla bocalar ve yarattigi masala inancini kaybeder. Hayri Irdal’in gelecegini hep hissettigi gunler yakindir artik.

Benim merakim, zevkim, insan ruhunu ogrenmekti. Herkes benim gibi mi, yoksa biraz farkli mi? Bunu ogrenmek icin israr ediyordum. Hayir, onlar da benim gibiydi, hatta daha beterdiler. Hic suphe etmeden hodbindiler. Umumun parasi sarf edilirken o kadar comert, hasbi, kayitsiz sartsiz yenilik taraftari olan, benim eserimle ovunen insanlar, simdi kendi menfaatleri ortaya konunca birdenbire donmuslerdi. Hatta Halit Ayarci’yi bile artik dinlemiyorlardi.”

“Hayir, o baska celiktendi. Bu is icin yaratilmisti. Dusunun bir kere, koskoca Buyukdere’de, bu lokantada, kahve koselerinde yari ac, yari tok omrunu geciren Hayri Irdal’in tabagindaki tek midyeyi bile, yemeye kiyamadigi, tam lezzetine varmak icin onunde tuttugu tek midyeyi bile hosuna gidince almakta tereddut etmiyordu. Ve o boyle yaptigi icin de Hayri Irdal dunyalar kadar mesuttu, yillardan beri kendisini taniyan dostu Doktor Ramiz ona bu yuzden gipta ile bakiyor, adeta onu kiskaniyordu.”

Bir “buyuk” adam burada bahsi gecen. Her ne yapsa, ne kadar somurse o kadar fazla itibar goren. Isin ilginci Hayri Irdal koyun gibi degil, ne duruma dustugunun farkinda olarak bu itibari gosteriyor ona.

“Demek usul bu idi. Evvela muvaffakiyet denen bir sey kabul edilecek, sonra sahibi aranip bulunacak, o tebrik edilecek, bu sefer o, muvaffakiyetin asil karsisindakinin oldugunu iddia ederek ona ayniyle devredecek, oteki cok manali bir kelime ile kendi hissesini ayirdiktan sonra yine geriye verecekti. Boylece uzerinde bu kadar devru teslim, iade ve tekrar muamelesi gectikten sonra bu muvaffakiyetten artik kim suphe edebilirdi? Enstitumuzun kurulmasi bir muvaffakiyetti. Bu, resmen muamelesini gormus bir vakia idi. Artik musterih olabilirdim.”

Yorum gerektirmeyen, buz gibi tesbit!

Halbuki simdi Istanbul’da boyle saatli jartiyer tasiyan binlerce hanim var. Dunyanin en zarif hareketleriyle yolda eteklerini kaldirip saatlerine bakiyorlar.”

Fantastik ve utopik? Gercekci? Hepsinden birer tutam. Bu kitap simdiye kadar okudugum yerli romanlarin hicbirine benzemiyor.

Not: Bu kitabi okuyali hayli zaman oldu. Ama yolculuk hazirligi, otellerde surunme gibi sebeplerden hala blogda iki kitap gerideyim. Umarim yakinda yine gercek zamanli yazilar yazabilirim.


20 Eylül 2014 Cumartesi

Carmen – Prosper Mérimée


Charm” (büyü) kelimesi ile aynı kökten gelen Carmen, aynı adlı şu ünlü operanın ilham aldığı hikayeymiş. Bu operanın en önemli parçalarından biri çok bilinen, özellikle Leyla ile Mecnun isimli dizide bir çok defa arka fonda çalarken duyduğum ve sevdiğim La Habanera:



Operanın ufak bir tanıtımı izlemek bile hayli ilgi çekici iken, ona ilham olan bu hikaye bence hızlı çekim ve göze çarpan bir edebi değeri yok. Fikir güzelmiş, onu kullanıp harika bir şekilde sahnelenen bir eser yapmış Georges Bizet.

Romana dönersek, maalesef burun kıvırdığım  üst üste 2. kitap olacak bu. Don Jose adlı bir İspanyol askeri, yakalanmış bir falcı çingene kızının, Carmen’in  kaçmasına yardım eder. Bu yüzden düştüğü hapishaneden ekmeğin içine saklayıp yolladığı bir bıçakla kaçmasını sağlayan Carmen, Jose’ye haydutluk yapmasını tavsiye eder, serseri dostlarıyla tanıştırır. Sevgili olmuşlardır, ama Carmen hiç sadık değildir. Bir kocası olduğunu ve Carmen’in onu da hapishaneden kaçırdığını öğrenen Jose kıskançlıktan bu kocayı öldürür. Bu ikisi evlenir, bu sefer Carmen bir matadoru aşık tutar. Jose onu ne kadar bataklıktan çıkarmak istese de asi (?) ruhlu çingene kızı “öldür beni” der. Ve ruhu huzur bulsun diye ruhuna Jose’nin okuttuğu dualar eşliğinde, yine onun tarafından hayatına son verilir.

Altın Kalem klasiklerini pek severim de, neredeyse esas hikaye kadar uzun olan ve Mérimée’nin hayatını ve kişiliğini en ince detayına kadar anlatan o sıkıcı önsöz ne oluyor?

19 Eylül 2014 Cuma

Dirilen İskelet – Hüseyin Rahmi Gürpınar


Favori yazarımın favorim olamayan kitabı. Atlas Kitabevi basımı bu kitapta yabancı bir ülkede, bir oturma odasına kulübe içinde, elinde bir fenerle kondurulmuş gördüğü iskeletin benzerini yapmak için mezarlıklardan kemik toplayan Tayfur ve arkadaşı olan doktorun maceraları yer buluyor. Onları korkutmak için keçilere sarık bağlayan ve Gülyabani filmindeki gibi kukla iskeletler oynatıp mezarlıkta ışıklar çaktıran, kahkahalar ve hıçkırıklarla mezarlığı inleten gizemli kişilikler vardır. Yaptıkları soruşturmalarla bunların mezarlık yakınında bir evde oturan Banu Hanım ve tayfası olduğunu anlasalar da bu arada Tayfur Banu’ya abayı yakar.

Kitap yarattığı gizem havasının bana göre hakkını pek veremese de bazı fantastik kısımlar olaya ilginçlik katıyor. Mesela evin hizmetçilerinden, Tayfur’a ümitsizce aşık olan Nasıra’nın karşılık bulamayınca evdeki iskeletle aşk yaşayıp kucaklaşması. Tayfur’un  Banu’nun aşığı olduğunu bile bile evlendikten sonra evine eşantiyon gibi gelip yerleşen adama göz yumması… HRG’nin kendine özgü felsefesini ve hakim olduğu yaygaracı kadın üslubunu yeterince içermeyen kitabımızı rafa kaldırıp önümüzdeki kitaplara bakıyoruz. 

5 Ağustos 2014 Salı

Anne of Green Gables – Lucy Maud Montgomery


İçimdeki çocuk yine beni alt etti de çocukluğumun çizgi filmi Anne’i yad etmiş oldum. Yayıncılardan peş peşe gelen redlerden sonra basıldığında best-seller olmuş kitap. Huzur veren tasvirleri Green Gables’da yaşama isteği veriyor. Hikaye Kanada’nın eyaletlerinden biri olan Prince Edward Island’da geçiyor.

İsmini Anne'den öğrendiğim "buttercup" (düğün çiçeği).
Hayal gücü çok gelişmiş çilli ve kırmızı saçlı kızımız Anne, Marilla ve Matthew isimli kardeşlerin evine evlatlık olarak gelir. Erkek çocuk istemiş olan aile önce ne yapacağını şaşırır. Ama Anne’in on bir yaşına kadar bir kaç aile tarafından istenmeyerek yetimhaneye düştüğünü öğrendiklerinde Green Gables’da kalmasına karar verirler.

Kuzguni siyah saçlar, Cordelia gibi romantik bir isim, kabarık kollu güzel elbiseler Anne’in hayal dünyasının merkezindedir. Oysa Marilla, dinibütün bir Hristiyan olarak onun dış görünüşe takıntılı olmasını istemez, sürekli konuşmasına ise hayret eder. Matthew ise sessiz sedasız, utangaç bir çiftçidir, Anne’in gevezelikleri onun hoşuna gider. Aslında bu iki kardeşe hep acıdım, geç kalmış oldukları çok şey vardı çünkü.

Anne, yakındaki çiftlikten Diana Barry ile arkadaş olur, çevredeki her yere Idlewild, Willowmere gibi romantik isimler verir, kendi uydurduğu perili orman masalına kanıp o ormandan geçmeye korkar, ona “havuç” dedi diye beş yıl Gilbert’ın kafasında yazı tahtasını kırar, pastaya yanlışlıkla merhem koyar, seyyar satıcıdan aldığı boyayla saçını siyah niyetine iğrenç bir yeşile boyar,  Lady of Shallot olmaya özenip boğulma tehlikesi atlatır.

Anne'in oynamaya çalıştığı rolün temsili.
Büyüdükçe güzelleşen Anne’in yaşadığı manevi değişim hızlıdır. Sorumluluk sahibi, daha az konuşan ve daha az fevri bir kız olmuştur artık. Öğretmen okulunu bitirip sanat okulu bursunu kazanır ama hayat fedakarlık yapmasını gerektirecektir. O da bunu yapabilecek karakterdedir. Gilbert’la beş yıllık anlamsız rekabet ve düşmanlığın bitmesiyle hikaye yoldaki dönemece gelmişken biter. 


“Don’t give up all your romance, Anne… a little is a good thing – not too much, of course- but keep a little of it, Anne, keep a little of it.”

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Gönül Hanım – Ahmed Hikmet Müftüoğlu


Meb Yayınları’ndan, 1971 basımlı, büyük ihtimalle sonradan ciltlenmiş bir kitap. Türk klasiğidir diye aldım ama ben klasikleşecek bir  yönünü göremedim. Sanki kadınları, aşk romanı okurlarını çeksin mantığıyla konulmuş izlenimini veriyor “Gönül Hanım” ismi. Baş kahraman Tolun Mehmet Bey, Sibirya’da savaş esiriyken tanıştığı Gönül ve Bahadır isimli iki Tatar genci ve Bela Zichy adlı Macar kontu ile birlikte Türk illerini gezmek, Kül Tigin  kitabesini incelemek için seyahate çıkar.

Yazarın –bana göre- kendi düşüncelerini birebir söyletmek maksadıyla oluşturduğu kahramanlardan birinin Harf İnkılabı hususunda görüşleri: “… görünüşte ayrı fakat gerçekte … Yunancadan değiştirilip çıkarılmış Latin alfabelerini kabul etmek de fikir yolundaki ilerleyişimizin eserlerini bir anda yok etmek demek olduğundan, elimizdeki Arabça harfleri dilimize göre ilmi bir surette ıslah ve imlamızı ona göre değiştirmek ve düzeltmek şarttır.

Fikir yolunda bizim dışımızda milletlerin kayda değer ilerleyişini daha kolay takip edebilmemi sağlayan Harf İnkılabı için emeği geçenlere minnettarım ben şahsen.

Gönül Hanım, Kont ve Tolun Bey arasındaki aşk üçgeninden bahsedeyim bir de. İki erkek Gönül’ü sever ama Kont reddedilince alır eline iki yüzük, bunları nişanlamaya kalkar. Bunu yaparken de Turan soyundan geldiği için çok fedakar olduğunu filan geveler. Tolun ise “Vay sen fedakarlık yaparsın da ben yapmaz mıyım, reddediyorum nişanlanmayı” diye horozlanır. Heyecana gel. Sonuçta kitabeleri gezip, Türk şehirlerine dair son derece ansiklopedik tasvirlerle bezeli yolculuğun sonunda Türkiye’ye gelerek evlenirler Tolun ve Gönül.

“Zorlama” ve “didaktik” diye  tanımlayabileceğim bu roman gösterdi ki, Ahmed Hikmet okumak bana göre değil.

17 Temmuz 2014 Perşembe

The Moonstone / Aytaşı – Wilkie Collins

Şu kapağın güzelliğine bak!

Unutulmayacak kadar farklı ve güzel bir kitap. Hintli Ay Tanrısı’nın başında bulunan Aytaşı’nın bir İngiliz’in eline geçmesi ile başlıyor. Dayısının doğum günü hediyesi olarak gönderdiği elmasın aynı gece çalınması ile başlayan giriş bölümü çok akıcı değildi. Birçok detay vardı ve okuyucu olarak dikkatim bir türlü ödüllendirilmedikçe kitap hızlı ilerlemiyordu. Buna rağmen üslup o kadar güzeldi ki ne yapıp edip kitabı geç de olsa bitireceğimi biliyordum J

Elmas evden çalındıktan sonraki olaylar hızlıca gelişti. Olaylar evin kahyası Betteredge, kendini hayır işlerine adamış dinibütün Miss Clack, Rachel’in kuzeni, elması Rachel’a ulaştıran Franklin Blake, eve olayı çözmesi için çağırılan dedektif Cuff, doktorun asistanı Ezra Jennings  tarafından 1. ağızdan anlatııyor. Collins izlediği bir davada kişilerin birbiri ardına yaptığı konuşmaların bütün olayın çözümünde kanıtlar zincirini nasıl tamamladığını görüp aynı yöntemi romanda kullanmış. Bir boya izinden, o boya izinin sürüldüğü geceliğin yakalanmamak için dikilivermiş kopyasından, Mrs Yolland’dan alınan iki hurda zincirden ne olaylar döndü ne olaylar J

Collins kayıp elmas hikayesinin aslında gerçek örneklerinden ilham aldığını söylüyor. Mesela Rus kraliyet asasındaki kocaman taş (the Orlov Diamond) bir Hint tanrısının gözüymüş aslında.

The Orlov Diamond.

 Bir de bilinen en büyük elmas olan Koh-i-Noor’u (Işık Dağı) öğrendim bu sayede. Wikipedia’ya göre Hintlilere ait olan bu kutsal mücevher savaştan sonra İngiliz yöneticiler tarafından ele geçirilmiş. 1850’de Kraliçe Victoria’ya sunulan bu elmas halen kraliçenin tacındaymış. Hindistan elmasın geri verilmesi için defalarca ricada bulunmuş ama David Cameron daha 2013’te “Elmas İngiltere’de kalacak” diye kestirip atmış.

Kraliyet tacına iliştirilmiş Koh-i-noor.
Romanın baş anlatıcısı kahya Gabriel Betteredge (Betteredge ne güzel bir isimdir ya J ) Olaya hep hanımefendi, beyefendi değil böyle kahya, hizmetçi  gözünden de bakabilmek güzel. Betteredge bir şeye canı sıkılınca hemen Robinson Crusoe’yu açıp karşısına neyin çıkacağına bakıyor. Soğukkanlı görünmeye çalışsa da Sergeant Cuff işin içine girince “detective-fever” dediği hastalık onu da sarıyor J Bazen anlatacağı birşeyden önce okuru hazırlaması var ki çok sevimli:

“Dikkatli dinleyin, yoksa hikayenin biraz derinine indiğimizde kafanız başka yerde olacak. Çocukları, akşam yemeğini ya da yeni şapkanızı, her şeyi çıkarın aklınızdan... Umarım cüretimi yanlış anlamazsınız; sevgili okuyucunun ilgisini çekebilmenin tek yolu bu. Tanrım! Sizi elinizde en büyük yazarların kitaplarıyla görmedim mi; ve insanlar değil de kitaplarsa dikkatli olmanızı isteyen, dikkatinizin hemen dağılmaya hazır olduğunu bilmez miyim?”

Collins’in muzipliğini bu sefer Sergeant Cuff suretinde gösterdiği bir bölüm: Betteredge, Rosanna Spearman’ın tuhaf davranışlarını Cuff’a açıklamak için “Bay Franklin’e gönül verme deliliğinde bulunmuş” diyecek olur. Cuff ise “Çirkin bir kız ve sadece bir hizmetçi olmak deliliğinde bulunmuş demeniz gerekmez miydi? Franklin Blake’in görünüşü ve karakterinde bir insana aşık olmak bana delilikmiş gibi gelmiyor.”

Rachel’ın kendi elmasını çalmış süsü vererek sakladığını ima etmesi üzerine Sergeant Cuff, Betteredge’ın gözünden düşer: “Her şeyin en iyisinin ona servis edilmesine özen gösterdim. Bu iyi şeyler o an boğazına dursaydı üzülmezdim.”

Betteredge’dan sonra kalemi Miss Drusilla Clack alıyor. Karikatür gibi bir karakter olan bu hanım teyzesi Lady Verinder ile Rachel Londra’ya taşındığında onlara sık sık gidiyor. Teyzesi hastalanınca onu bu ehl-i keyif hallerinden kurtarmak için bir sürü kitap götürüp evine bırakan, Rachel’in diğer kuzeni “hayırsever” Godfrey Ablewhite’ı bir kahraman kabul eden Clack, Betteredge’ın aksine Rachel’dan “geçimsiz, tuhaf, güzel bile değil” diye bahsediyor.

Collins, kadın karakterleri Viktorya döneminin ortada hayalet gibi gezinen, nezaketten ve etiketten kırılacak kadın prototipinin dışına çıkarmış. Rachel Verinder, merak ettiği bir şeyi doğrudan soruyor, kızdığı bir insana doğrudan sövüyor. Rosanna Spearman mesela, eskinin becerikli hırsızı, sonra Verinder malikanesinde hizmetçi oluyor. Franklin Blake’e olan aşkı karşılık bulmayınca hiç olmazsa onun suç ortağı olmaya çalışıyor.

Kitap, ana hatlarından bahsetmek için bile fazla uzun ama ben onu iyi bir dedektiflik hikayesi yapan bazı detayları sıralamak istiyorum. Mesela, Franklin Blake’in boya sürülmüş geceliği Rosanna sayesinde ele geçirip geceliğin etiketinde (?) kendi ismini okuyuncaki şaşkınlığı, kendi isminin bir insanın karşısına böyle düşman gibi dikilebilmesi. İngiltere’nin en iyi dedektifi Cuff’ın  ilk tahmininde değil, ikinci tahmininde hırsızı bulması, Rachel’ın bu 2. ve doğru tahmin olan Godfrey Ablewhite’a insanlar haksız yere onu suçlamasınlar diye kağıt imzalayıp vermesi... Yine önemli bir nokta, bazı  denemelerin bir sonuca ulaşmaması veya planlandığı gibi gerçekleşmemesi: Romana aniden giriş yapan doktorun asistanı Ezra Jennings, Collins’in bir izdüşümüymüş. (Collins tıpkı Jennings gibi ağrılarını bastırmak için afyon kullanarak bitirmiş the Moonstone’u yazmayı). Ezra Jennings’in planına göre Franklin Blake’e daha önce Dr. Candy’nin verdiği gibi afyon verilirse, Blake bu sefer taklit elması alacak ve diğerlerinin gözü önünde onu kendi odasında bir yere, daha önce gerçek Aytaşı’nı sakladığı yere saklayacaktır. Franklin elması alır, ama yere düşürür ve uyuyakalır bu sefer. Olur ve olmalı böyle şeyler, değil mi? J Ama önemli olan Franklin’in Aytaşı’nı afyon etkisindeyken aldığının Ezra tarafından ispatlanmış olması.

Franklin ve Rachel için mutlu son. Hintliler için de mutlu son. Gerçek hayatta İngiltere Koh-i-noor’u  vermeye yanaşmasa da, Collins’in kurgusunda Aytaşı Ay tanrısının alnındaki yerini alıyor. Collins de benim mutlaka okunacaklar listemdeki yerini sağlamlaştırıyor.


Küçük not: Bu Hint tarihinden kesitler içerisinde Gazneli Mahmut diye düşündüğüm bir “Mahmoud of Ghizni”nin Somnath şehrini yakıp yıktığı geçiyor.
 

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Ayaşlı ile Kiracıları – Memduh Şevket Esendal


Ayaşlı ile Kiracıları – Memduh Şevket Esendal

Bilgi Yayınevi’nden çıkmış kopyası var elimde. Sevemedim ben bu kitabı arkadaş! Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Ankara’dan bir kesit sunuyormuş. Hızlıca okunuyor, insanı yormuyor belki ama anlatılanlar bana pek ilginç gelmedi. Çehov’un hikayelerini Rusya’nın Olacak O Kadar’ı diye tanımlamıştım. Ayaşlı ile Kiracıları ne o kadar muzip, ne de  o kadar eğlenceli.

Bir de Milli Eğitim Bakanlığı tarafından 100 Temel Eser listesine alınmış. Benim bildiğim, öğrencilerin okuyabileceği göz önüne alınarak hazırlanmış bir listedir bu. Romanda yer alan kapı kilitleyip birbirinin odasına dalmalar, gönül eğlendirmeler, evi kumarhaneye çevirme muhabbetleri bana bunun niye o listeye alındığını sorgulattı. Zaten kitabın geri kalanında da bu muhabbetlere katlanmaya değecek aman aman bir orijinallik yok. Romanın kahramanı sonlara doğru ölen ev arkadaşının kızı Selime’yi sevdi, niye sevdi  bi fikrim yok.  Kitaptan yapacağım bir alıntı da yok J

Tırmalaya tırmalaya okuduğum bu kitabın etkisi (etkisizliği?) geçtikten sonra, Esendal’la hikayelerde de buluşacağız. Bakalım onlar nasıl?

1 Temmuz 2014 Salı

Mansfield Park – Jane Austen


Bir kız İngiliz edebiyatını seviyorsa kesin Jane Austen de işin içine girer. Ben ilk defa İngilizce aslından okudum Austen’i. Son birkaç haftamın uzun ve sıkıcı otobüs yolculuklarını daha çekilir kıldı. Collector’s Library diye bir dizi var ki romanları kısaltmadan, küçük boyutta ve şık bir ciltle basıyorlar. Daha önce Hamlet’i de okuduğum bu seri çok hoşuma gidiyor.

Gelelim romana… Umut Parkı diye Türkçe’ye çevrildiğini gördüğüm bu roman, Fanny Price’ın zengin teyzesi Lady Bertram’a ait Mansfield malikanesine getirilmesiyle başlıyor. Fanny çekingen bir çocuktur, kuzenleri Maria ve Julia ona alaycı davrandığında daha da içine kapanır. Kendisini  “sevimli” olarak tanıtabilecek özelliklerden uzak olmasına rağmen, kuzeni Edmund ona yaklaşır, onu dinler ve işgüzar teyzeleri Norris’e karşı himaye eder. Böylece Fanny’nin hem kendini en kolay açabildiği, hem de çekingen bir sevgi beslediği kişi oluverir.

Lady Bertram’ın eşi Sir Thomas Bertram, disiplinli ve soğuk, törene etikete önem veren bir insandır. Onun yanında dingin ve olgun görünmeye gayret eden Julia ve Maria, Norris Teyze’nin pohpohlamalarıyla aslında şımarık ve sorumsuz yetişmişlerdir. Anneleri ise hepten Allahlık , tüm gününü kanepede yayılarak geçiren, hiçbir şey için kendini yoramayan  bir kadındır. Bu yüzden babaları West Antigua’daki koloni işlerini düzeltmeye gidince meydan kızlara kalır. Maria, zengin ama biraz alık Bay Rushworth’la nişanlıdır. O sırada Mansfield papazının eşi Bayan Grant’ın evine gelen “şehirli” Henry ve Mary Crawford kardeşler çevreye hareket ve heyecan getirir. Julia ve Maria Henry’nin salon adamlığından etkilenerek hayallere dalar. Edmund ise zeki ve hareketli Mary’yi beğenir.  

Fanny pek sevilmeyen, sıkıcı bulunan bir karaktermiş kimilerine göre. Prensipli ve ciddi bir kahramanın, hele bu zamanda bayık bulunacağı anlaşılabilir. Ki filmini (1999) izlediğimde hazırcevap, özgür, Edmund’la liseliler gibi itişen, Sir Thomas’a Henry’yi hemen ispiyonlayan, onun evlilik teklifini kabul edip ertesi gün “yapamiciim” diye vazgeçen bir Fanny gördüm. Her ne kadar aktris fiziksel anlamda o sade ve iddiasız güzelliği iyi yansıtsa da, karakter anlamında yok böyle bir Fanny! Fanny sessiz, kuzenleri incinmesin diye Henry’den neden hoşlanmadığını bir türlü açıklayamayan, Henry’ye de hiçbir zaman prim vermeyen bir karakter aslında.

Fanny Price rolünde Frances O'connor.

Büyüdükçe güzelleşen, beğeni toplayan Fanny zamanla teyzesi Lady Bertram için vazgeçilmez hale gelir. Çok sevgili kardeşi William’la birlikte Fanny’i Portsmouth’a, ailesinin yanına gönderdiklerinde eksikliğini hissederler. Kendi çocuklarının hayırsızlığı bunu daha çok vurgular. Fanny ise Portsmouth’a kendisiyle “eşit” olanların yanına gittiğini, orada çok sevileceğini düşünse de Price’ların evinde artık bir yabancı gibidir.

Hikayenin sonunda beklenen oluyor aslında. Edmund gelip Fanny’i alıyor. Mary abisinin Maria’yı baştan çıkarmasına gösterdiği umursamaz yaklaşımla Edmund’un gözünden düşüyor. Mutlu sondan başka ne olabilir ki? Elbette papazlığı seçen  oğlumuz yanı başında onun için çırpınan yüreğin farkına varacaktır.

Norris Teyze’nin komik pintilikleri, fundalıkta gezinmeler, at binmeler, birine adıyla hitap etmenin bile büyük bir olay olduğu İngiliz adabı muaşereti… Evcilik oynar gibi hissettim kendimi, derin meseleleri bu kitapta aramak boş bence. Kimileri iddia etmiş ki  Sir Thomas’ın West Antigua’daki koloni işleri üzerinden sömürgeciliğe bir eleştiri var. Eser miktarda bile böyle bir eleştiri olduğundan şüpheliyim.

“Selfishness must always be forgiven, you know, because there is no hope of a cure” (Mary Crawford)

Children of the same family, the same blood, with the same first associations and habits, have some means of enjoyment in their power, which no subsequent connections can supply.

She was of course only too good for him; but as nobody minds having what is too good fort hem, he was very steadily earnest in the pursuit of the blessing.


6 Haziran 2014 Cuma

Voskreseniye / Diriliş – Lev Tolstoy


Altın Klasikler Dizisi’nden 1975 basımlı büyük roman.  Hakkında hiçbir şey duymamış olmak kitabın güzelliğini benim için daha da çok artırdı. Hayatımın yoğun değişiklikler  ve uğraşlar getiren bir bölümünde olduğum için bu güzel kitabı bitirmem haftalar sürdü. Kitap Ergin Altay’ın güzelim çevirisi ile şöyle başlıyor:

“Yüz binlerce insan avuç içi kadar bir yere toplanıp, üst üste yaşadıkları toprak parçasını toprak parçasını çirkinleştirmek için var güçleriyle çalışmış olsalar; üzerinde hiçbir şey yetişmesin diye her yanına taş dikmiş, filizlenen her otu kökünden koparmış, havayı taş kömürü, petrol yakarak ellerinden geldiğince kirletmiş, çevredeki tüm ağaçları kesmiş, tüm hayvanları, kuşları uzaklaştırmış olsalar bile gene de ilkbahar ilkbahardı; kentte bile Güneş pırıl pırıldı gökyüzünde.”

Evet, bu da Sefiller gibi insanoğlunun yaptığı yanlışlara ışık tutan bir kitap. Benim gibi felsefeyi ancak romanlara yedirilmiş şekilde tolere edebilen biri için düşünmeye yardımcı bir kitap. Prens Nehlüdof, toplumdaki konumu gereği bazı davalarda jüri olması için mahkemeye çağırılmaktadır. Bu seferki davada ise sanıklardan biri, Nehlüdof’un seneler önceki aşk macerasından sonra avucuna para sıkıştırıp terk ettiği Katerina Maslova’dır. Maslova artık bir “genel kadın”dır ve bir müşterisini zehirleyerek öldürmekten suçlanmaktadır.  Nehlüdof’daki değişim Maslova’yı bu yola itenin kendisi olduğunu düşünmesiyle başlar. Oysa son birkaç yıldır düşünmeden, mutlu mesut yaşamıştır:

“Kendine inanmaktan vazgeçip başkalarına inanmaya başlamasının nedeni, kişinin kendine inanarak yaşamasının son derece güç olmasıydı: Kendine inanarak yaşayabilmesi için kişinin bütün soruları, küçük hazlar peşindeki yaşayan ‘ben’in istediği gibi değil, hatta çoğunlukla onun istediğinin tam tersine çözümlemesi gerekir; öte yandan, başkalarına inanırsa çözümleyeceği hiçbir şey yoktur, her şey çözümlenmiştir, hem de yaşayan ‘ben’in istediği gibi. Dahası var, kendine inanarak yaşarken çevresindeki insanların eleştirileriyle karşı karşıya kalıyordu hep, başkalarına inanmaya başlayalıberi herkes övüyordu onu.”

Mahkemede geçen olaylar, okuyucuya kimsenin adaleti sağlamak gibi bir gaye taşımadığını gösteriyor. Jüri, alınan kararda “zehirlememiştir” dese de, “cinayetle ilişkisi yoktur” demeyi unuttukları için neticede Sibirya’ya sürgün ediliyor Maslova. Suçsuz olmak yetmiyor, şansı yaver gitmediği için mahkum ediliyor. Mahkumların cezaevi kilisesinde yapılan ayinle ilgili de ilginç düşünceler var kitapta:
“Papazdan, müdürden tutun da Maslova’ya kadar hiç kimse, papazın, tuhaf tuhaf sözcüklerle övdüğü, adını bir çok kereler tekrarladığı İsa’nın burada yapılanları yasakladığını aklının ucundan bile geçirmemişti. Böylesine anlamsız, saçma sapan duaları, öğretmen papazların ekmekle şaraba yaptıkları bu çirkin okus-fokusu yasaklamakla kalmamış, insanların başka insanlara öğretmen demelerini, tapınaklarda dua etmelerini de kesinlikle yasaklamıştı.  Herkesin yalnız, bir başınayken dua etmesini buyurmuş; kendisinin tapınakları yıkmak için geldiğini, tapınaklarda değil, gerçekte, ruhta dua etmenin gerektiğini söyleyerek tapınakları da yasaklamıştır.”

Bunları okuyan kilise durur mu, o da Diriliş romanını yasaklamıştır. Romanda Tolstoy’un bütün insanlığa sert eleştirileri vardır aslında:

“Çalmaktaki becerikliliğiyle övünen bir hırsız, rezilliğiyle övünen bir genel kadın, canavarlığıyla övünen bir katil görünce şaşırıyoruz. Bu şaşkınlığımızın tek nedeni, bu insanların kendilerine özgü bir çevreleri olması, en önemlisi de, bizim onların bu çevresinin dışında bulunmamızdır. Zenginlikleriyle, yani soygunculukla övünen zenginler; tutkularıyla, yani başkalarını öldürmekle övünen komutanlar; güçleriyle, yani güçsüzleri ezmekle övünen hükümdarlar da aynı şeyi yapmıyorlar mı aslında? Bu insanların, durumlarını haklı göstermek için benimsedikleri dünya görüşünü, iyilikle kötülük üzerine düşüncelerini çirkin görmememizin tek nedeni, böyle kötü düşünen insanların çoğunlukta olmaları, bizim de onlardan olmamızdır.”

Din suçlularıyla ilgilenen Toporof üzerinden, batıl inançları da irdelemiştir Tolstoy:

“Koruduğu din onun için, bir tavukçu için tavuklarını beslediği solucan neydiyse oydu. Ölmüş solucan pisti, iğrençti, ama tavuklar seviyorlardı onu, yiyorlardı, öyleyse vermek gerekirdi onlara solucan (…) Böyle düşünüyordu Toporof, halkın batıl inancı sevdiğini sanıyordu. Oysa halkın batıl inancı sevmesinin suçu Toporof’un, onun gibi aydınlığa kavuşmuş, ama ellerindeki ışığı, bilgisizliğin karanlığından kurtulmaya çalışan halka yardım için değil, onu bu karanlığa iyice gömmek için kullanan insanlardı.”

Nehlüdof hatasını düzeltmek için Maslova’yla hapishanede görüştükçe, ondan yardım isteyen birçok mahkumla karşılaşır. Kimisinin kimliği yok diye aylardır içeride tutulduğunu görüp şaşırır. Kimisinin annesi ile görüşebilmek, içeri kitap sokabilmek gibi isteklerini yüksek çevreden tanıdıkları sayesinde yerine getirir. Bazen bu yüksek çevreden “O mahkum kadınla evlenmek istiyormuşsun, bunca sıkıntına değecek kadar güzel mi bari?”  gibi laflar duyar. Ama kitabın en güzel yanlarından biridir bu: Maslova artık ona çekici gelmese de bu kararı almıştır Nehlüdof. Ona aşık olduğu için böyle bir karar vermesi erdem gerektirmezdi zaten.

Nehlüdof’ta varolan kendine inanma çabası Tolstoy’un çabasının bir yansımasıymış önsözden öğrendiğime göre. Tolstoy köylülerin hayat şartlarını düzeltmeye çalışmış, köylüler bunu kuşkuyla karşıladıklarından başarıya ulaşamamış. Nehlüdof da ne umutlarla köylülerine toprak kiralayacak oluyor ama karşısında neşeli değil kuşkulu yüzler görüyor. Kimine göre anarşiden başka bir şey ifade etmeyen şu sözleri ediyor köylüler hakkında:

“ Halk, devletin onu soyduğunu biliyor. Biz toprak sahiplerinin, çok eskiden soyup elinden herkesin ortak malı olan toprağı aldığımızı, ondan çaldığımız bu topraktan, sobasını yakmak için çalı çırpı toplarken yakalayınca da onu deliğe tıktığımızı, onu hırsız olduğuna inandırmaya çalıştığımızı da biliyor.”

İnsan ölümüne karşı duyarlılığın insanlık gereği olduğunu, “ölmüştür geçmiştir” demeninse insanlığa sığmayacağını hatırlatıyor bir mahkumun ölümü üzerine:

“Bu insanın ruhsal yaşayıştan nasıl yoksun bırakıldığı belliydi yüzünden; ellerinin, zincire vurulmuş ayaklarının ince kemiklerinden, ölçülü, biçimli bedeninin her şeyinden onun bir zamanlar ne denli güzel, güçlü, becerikli bir insan, itfaiye komutanının ayağı incitildi diye öylesine kızdığı o kula attan ne denli üstün bir yaratık olduğu belliydi. Oysa öldürmüşlerdi onu; bir insan olarak ölümüne kimse acımadığı gibi, insanlığın boşu boşuna bir güç kaynağını yitirdiğine de üzülmüyordu kimse. Ölümü herkeste, yakında kokacak bu cesedi ortadan kaldırmak zorunda olmanın verdiği telaşın can sıkıntısından başka bir duygu uyandırmamıştı.”

İnsanları sevmenin önemini de:

“… belki gereklidir valiler, müdürler, polisler, ama insanlara vergi en önemli duygudan, birbirine acıma, birbirini sevme duygusundan yoksun insan görmek korkunç bir şey.”

“Günümüzde insanların, hristiyanların, temiz ruhlu, iyi insanların, kendilerini suçlu hissetmeden korkunç canavarlıklar yapabilmeleri için nasıl bir düzen olmalı? Bir tek çözüm yolu olurdu bu sorunun: Şimdiki düzen. İnsanların vali, müdür, subay, polis olmaları, yani önce, insanlara eşya gibi, kardeşçe bir sevgi duymadan davranılmasına izin veren devlet hizmeti diye bir şeyin olduğuna inanan insanların bulunması; sonra, devlet hizmetinde bulunan bu insanların, yaptıklarının sorumluluğu belirli olarak birisinin üzerine düşmeyecek biçimde örgütlenmeleri gerekir. Bugün gördüğüm canavarlıklar başka hiçbir koşul altında olamaz. İnsanlara sevgisiz davranılabilecek durumların olduğunu sanıyorlar, oysa yoktur böyle bir durum. Eşyalara karşı sevgisiz davranabilir insan: Ağacı kesebilir, çamurdan tuğla yapabilir, acımadan dövebilir demiri, ama arılara karşı dikkatsiz davranamayacağı gibi, insanlara karşı da sevgisiz davranamaz. (…) insanlara karşı davranışlarının da ancak onları sevdiğin zaman bir yararı olur, zararı dokunmaz.”

İşin kötüsü bu sevgisiz bırakılmış insanlara, mahkumlara din adına verilen beylik öğütlerdir. Nehlüdof’un cezaevini gezdirdiği bir İngiliz bir yandan İncil dağıtırken bir yandan inciler döktürmektedir:

“- Söyleyin onlara, tam tersini yapmalıdırlar bunun. Bir yanağına vurulursa ötekini uzatacaksın.”
Bunu söylerken yanağını uzatmıştı.
Nehlüdof Rusçaya çevirdi.
Bir ses duyuldu cezalılar arasından:
- Kendi bir denese bunu bakalım.
Yatan hastalardan biri:
- Ya ötekine de yapıştırırsa tokadı herifçioğlu? dedi, o zaman neyi uzatacaksın? 

Neticede bu kitap bana cezaevlerinin gerekliliğini değilse de, o gereklere ne kadar hizmet edebildiğini sorgulattı:

“Suçlu saydığımız insanları birkaç yüzyıldır öldürüyorsunuz. Bitirdiniz mi bari onları? Ne gezer, üstelik çoğaldılar. Cezalarınızın iyice kötüleştirdiği suçlular doldurdu her yanı.”

Nehlüdof’la beraber çıktığım yolculuğu mutlu bitirdim ben. Çünkü biliyordum ki, onun da eksiklikleri vardı; bazı insanlara hala  iğrenmeden bakamıyordu. Ama Sibirya’ya giderken tanıdığı siyasi suçluların çoğunun sırf ortalama üstü bir bilince sahip oldukları için ceza çektiklerini gördü. Onu hala sevmesine rağmen, hayatını onunla birleştirerek ona zarar vermek istemeyen Maslova’nın fedakarlığını gördü. Ve o geceden sonra  “yepyeni bir hayat başladı Nehlüdof için; eski koşulların yerini yenileri aldığı için değil, o geceden sonra her şeyi eskisinden bambaşka gözlerle gördüğündendi bu değişiklik.”

****  ilginç obje: pince-nez: Romandaki karakterlerin mütemadiyen bir şeyler incelemede kullandığı kelebek gözlük. “pinch” ve “nose” kelimelerinden geliyormuş Fransızca orijinali de. 

Pince-nez'iyle Çehov.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Peony / Şakayık – Pearl Buck

Ne güzel bi kapak bu böyle!

Aslında Pearl Buck’a Nobel ödüllü “Ana” romanıyla başlamak istiyordum ama bir arkadaşıma ödünç verdim onu. Üzerinde basım tarihi göremediğim bu kitap Güven Yayınevi’nin Şaheser Romanlar’ından. Vahdet Gültekin’in güzel çevirisiyle kolayca okunup bitti. Yalnız baş karakterin adını Türkçe’ye çevirmek işgüzarlık gibi geldi bana. Yani ismin anlamı önemli de, bir dipnotla belirtilse ve hikayenin içinde “Peony” olarak anılsa daha iyi olmaz mıydı?

Bu arada şakayık konusunda bir aydınlanma yaşadım J Ben şakayık’ın “şakımak”tan geldiğini sanarak bir kuş türü olduğuna neredeyse emin gibiydim. Oysa Çin diyarlarında çokça görülen bir çiçek cinsiymiş. Gün geçmiyor ki yeni bir şeyler öğrenmeyelim.



Gerçekten hoşuma gitti bu kitap. İlginç diyalogları, baymayan tasvirleri ve o kadar iddiasız görünmesine rağmen romanın ortalarında Lea’nın yaşattığı şaşkınlık… Şeftali bahçeleri, öğlen uykuları, gece gündüz içilen pirinç çorbaları, ay aydınlığında gölde gezintiler J

Şakayık isimli halayık, Yahudi bir ailenin yanında çalışmaktadır. Neşeli, becerikli, güzel ve zeki bir kız olan Şakayık, evin tek oğlu David’i sever. Ama aşkının hiç karşılık bulamayacağından da emindir. Çünkü bay Ezra iş ilişkilerinde faydası olur diye oğlunu esnaftan bir Çinlinin kızıyla evlendirmek ister. Dominant annesi bayan Ezra ise hahamın kızı Lea ile evlenip Yahudilerin kutsal kanını muhafaza etmesi yönünde baskı yapar. Yani kitapta bir ırk meselesi var. Bu meseleyi Buck’ın ele alışı çok gerçekçiydi. Yahudilerin kutsal ırk olduğunu iddia etmedi. Kitapta Yahudiler “Çinliler bize kötü de davranmıyor, öyleyse biz neden sürekli azalıyoruz?” diye kendilerine soruyor.  Bayan Ezra dışında hiçbirinin  “vadedilmiş topraklar”a gitmek gibi bir isteğinin olmaması istemeyi  başkalarından öğrendiğimiz her şey konusunda samimi olamayacağımızı gösteriyor.

Şakayık David’in Çinli  kızı Kueylan ile evlenmesini ister çünkü o zaman kendisi ömür boyu onların hizmetinde kalabilecektir. Bu yüzden kendilerinin yazmaya bile zahmet etmediği şiirleri  onların ağzından yazıp ikisinin arasında getirip götürür. Ne istediğini pek kendi de bilmeyen David, Lea ve Kueylan arasında gidip gelir. David’in milliyetçilik damarları kabardığında ona yakınlaştığını hisseden Lea, bunun geçici bir şey olduğunu anlayınca umutsuzluğa kapılarak canına kıyar. David Kueylan’la evlenir.

Romanın buradan sonrası hızlı çekim gibi. Aile babası David, Şakayık’a başından beri aşık olduğunu itiraf eder. Onun 2. eşi olabileceğini bilse de bunun mutluluk getirmeyeceğini düşünen Şakayık kendini Budist manastırına kapatır. David’e kızgın değildir, David ise onunla olamamasına rağmen mutsuz değildir. Bazen olur böyle şeyler, değil mi?

“Birinden nefret etmek insanın kendi içine kurt koyması demektir. Hayatını kemirir.”    

“Gölün dibi karanlık, durgundu ama, üstünde nilüferler yetişirdi; işte Şakayık bu çiçekleri toplıyacak, suların dibindeki karanlığı aklına getirmiyecekti.”