31 Mayıs 2016 Salı

The Warden – Anthony Trollope


Benim icin naïf, sicacik ve ayni zamanda ilginc bir romandir The Warden. Her roman gibi icinde mecburen catismalar da barindirsa, okurken huzur duydum resmen. Merak edip baktim ‘Gucsuzler Evi Muduru’ diye Turkceye cevrilmis 1984’te.

 Barchester isimli bir Ingiliz kasabasinda geciyor olaylar. Papaz (reverend) Septimus Harding yumusak basli ve iyi kalpli, kizi Eleanor ile birlikte yasayan yasli bir adamdir. Din adami olmasinin yaninda, muzisyendir ve John Hiram adinda bir hayirseverin 1434’te kurmus oldugu  bakim evindeki (darulaceze mi desem) yaslilarin da koruyucusudur. Cicekler icindeki bahcesiyle bu bakimevi pek guzel bir yerdir.

Roman bu bakimevi ve onun sakinlerinin etrafinda gecer. Bunlar uzun yillar zangocluk, bahcivanlik ve hatta mezar soyuculugu gibi isler yapmis, yasliligin getirdigi rahatsizliklar sonucu kendilerine bakamaz olunca da buraya yerlestirilmis on iki yasli adamdir. Yillar icinde  bu bakimevine ait olan araziler degerlenmis, daha fazla kira getirir olmustur. Vasiyet konusunda bir belirsizlik olunca da yaslilar barinma haricinde az miktarda cep harcligi alirken, ‘koruyucu’ dolgun bir ucretle oldukca kolay bir is yapmaktaymis ki buna da Ingilizce de ‘sinecure’ deniliyormus. (sinecure = kebap )

Derken bir gun John Bold isimli bir doctor kasabaya gelir ve bu ‘adaletsiz’ duruma burnunu sokar. Ustelik de Eleanor’a asik olmasina ragmen kalkisir bu ise. Amaci ‘koruyucu’nun ucretini azaltmak ve bakimevi sakinlerine arazi gelirlerinden esit pay vermektir. Haksizliga dur demek icin kendini adayisi gercekten takdire sayandir. Bold’un  insanligi dogru yola getirmek icin gosterdigi atesli cabalar tamamn samimidir. Fakat belki de genclik ona biraz cekingenlik ve baskalarinin iyi niyetine karsi da biiraz guven vermis olsa iyi olurdu. Eski adetlerin mutlaka kotu olmasi gerekmedigine ve degisikliklerin tehlikeli olabilecegine inanabilseydi keske. Ama hayir, o bir Danton’un butun heyecani ve kendine guvenine sahiptir;  geleneklere de bir Jakoben’in siddetiyle lanetler yagdirir. (Asagidaki paragrafin kendimce bir cevirisi idi bu. Trollope’un tasvirleri cok eglenceli J )

Bold is thoroughly sincere in his patriotic endeavours to mend mankind, and there is something to be admired in the energy with which he devotes himself to remedying evil and stopping injustice; but I fear that he is too much imbued with the idea that he has a special mission for reforming. It would be well if one so young had a little more diffidence himself, and more trust in the honest purposes of others – if he could be brought to believe that old customs need not necessarily be evil, and that changes may possibly be dangerous; but no, Bold has all the ardour and all the self-assurance of a Danton, and hurls with anathemas against time-honoured practices with the violence of a French Jacobin.

Bakimevi sakinleri ile gorusen Bold, son senelerini yasamakta olan bu ihtiyarlarin icine garip bir zengin olma umudu yerlestirir. Zamanla cogu kendilerine haksizlik yapildigini, bunun sorumlusunun da koruyucu oldugunu dusunmeye baslar.

Harding’in buyuk kizi Susan ise basdiyakoz (archdeacon) Grantly ile evlidir. Bu adam tam bir karakterdir ve uyarlanan Tv dizisinde Alan Rickman tarafindan hakkiyla canlandirilmistir. Grantly kotu bir adam degildir suphesiz; fakat aldigi egitim boyle bir adam haline getirmistir: zekasi  bulundugu konum icin yeterli  fakat daha ustun konumlar icin yetersiz olan.

Dr. Grantly is by no means a bad man; he is exactly the man which such an education such as his was most likely to form; his intellect being sufficient for such a place in the world, but not sufficient to put him in advance of it.

Grantly, kayinpederinin ‘koruyuculuk’ maasini tamamiyla hakettigini, bunun sorgulanmasinin bile kabul edilemez oldugunu dusunmektedir. Katedralin bahcesinde, diger katedrallerden de ornekler verdigi aklama cabalari gulunctur. Kiliselerin gorkemi ve ihtisami, goklere yukselen kuleleri ve sanat eseri pencereleri onun icin hep din adamlarinin zengin olmasi gerektigine birer delildir. Bu nedenle ahir omrunde suclamalara dayanamayip koruyuculugu birakmak isteyen Harding’e bunun kisisel bir mesele olmadigini, butun kiliseye zarar verecegini soyler. Londra’daki bazi nufuzlu kisileri yanina cekmeye calisir.

‘In former times great objects were attained by great work. When evils were to be reformed, reformers set about their heavy task with grave decorum and laborious argument. An age was occupied in proving a     grievance, and philosophical researches were printed in folio pages, which it took a life to write, and an eternity to read. We get on now with a lighter step, and quicker: ridicule is found to be more convincing than argument, imaginary agonies touch more than true sorrows, and monthly novels convince, when learned quartos fail to do so.’

Sansasyonel gazete Jupiter’de Bold’un basta niyet ettiginden cok daha agir bir makale yazilir Hiram darussifasi hakkinda. Bold bu makale gercekten uzak ve abartili  oldugu icin kendini rahatlatmaya calisir ama bilmemektedir ki milyonlarca seyircisi olan bir ressam en abartili renkleri kullanmak zorundadir.

‘He thought that that at least had no direct appliance to Mr. Harding, and that the absurdly strong colouring of the picture would disenable the work from doing either good or harm. He was wrong. The artist who paints for the million must use glaring colours..’

Kizi Eleanor haric kimse Harding’in neden istifa etmek istedigini anlamaz. Kendini mahva surukledigini dusunur herkes. O ise bu isi halledebilmek icin damadindan gizli Londra’ya gider. Amacina ulastiktan sonra daha dusuk gelirli ama yeniden huzurlu bir adam olur. Kendisine hala Bay Koruyucu diye hitap edenlere ‘artik koruyucu degilim, sadece kilise koro sefiyim’ demektedir. Bakimevi sakinleri ise hem rahatlari kacmis, hem koruyucularina mahcup olmus sekilde kalan omurlerini surdururler. Asik ciftimiz ise, pek tabi, evlenirler.

Kucuk bir kasabanin insanlari etrafinda gecen bu tarz romanlarin da seveni vardir ki ben de onlardan biriyim.Bu kitap Barchester Chronicles isimli ‘beşleme’nin birinci kitabi. 80’lerde cekilmis  olan dizisini bu seriyi bitirince tekrar izleyecegim. Piyasa degil, iddiali degil mutevazi ve samimi bir kitap bu. Yazar sonuc bolumunde soyle diyor: ‘Simdi olaylarin daginik iplerini bir araya getirip soyle yakisikli bir dugum haline getirelim. Bu, yazar icin de okurlar icin de zor olmayacaktir cunku ugrasmamiz gereken cok karakter veya karmasik olaylar yok. Adeti bozmak gerekmeseydi, Barchester’daki meselelerin nasil cozuldugunu okurun hayalgucune bile birakabilirdik.’ (dort cilt daha yazacagindan henuz haberi yok galiba) 

28 Mayıs 2016 Cumartesi

Prestuplenie i nakazanie / Suc ve Ceza / Crime and Punishment – Dostoyevski


Okudugun kitaplar, izledigin filmler biriktikce, daha zor etkilenir hale geliyorsun. Bazen turunun guzel bir ornegi olan eski bir film, isledigi konu sonradan bir suru filmde daha islendigi icin seni o kadar da etkilemiyor. Bundan dolayi bazen bir filmi veya kitabi uretildigi seneye gore degerlendirip takdir etmek icin kendimi zorlarim. Benim icin Suc ve Ceza, bunu yapmama gerek birakmayan bir roman, “zamansiz” dediklerinden.  Kurgusu tipki Ecinniler’de oldugu gibi beni hayretler icinde birakti. Bir sonraki bolumu deli gibi merak ettirdi ki cok nadir basima gelir. Tekrar okunabileceklerden oldu bu da. 

Lisede okumaya baslamistim aslinda, cinayet sahnesinde ise hassas bunyem fazlaca etkilendigi icin okumayi birakmistim. O zamandan beri de bilincli bir sekilde bu kitaptan kendimi mahrum biraktim. Kismet simdiyeymis. Cinayet o kadar anlamsizdi ki, anlamsiz olmasi nisbetinde etkilemisti beni. Yine oyle oldu aslinda. Hasan Ali Ediz’in cevirisi ile iki cilt olarak basilan bu kitabin iki cildini farkli kisilerden almis oldum. Ilk cildi bir profesore aitmis, ikinci cildi kimden Allah bilir.

Temmuz baslarinda Petersburg’da. Bogucu, basik, pis kokulu binalar. ‘Bir mezari veya bir dolabi’ andiran bir oda. Dokulen kiyafetler ve aclik. Iste Raskolnikov’un ilk sahnedeki hali. Sonya’nin dususunu ilk duydugunda ironik dusuncelere daliyor:

‘Diyorlar ki bunun zaten boyle olmasi gerekmis. Her yil boyle bir yuzdenin bir yerlere defolup gitmesi gerekiyormus… Anlasilan otekilerine engel olmamak, onlarin rahatini saglamak icin olsa gerek… Yuzde! Dogrusu parlak bir laf: yatistirici, bilimsel bir laf… Bir sefer yuzde dendi mi, artik korkuya ne hacet! Bak mesela bunun yerine bir baska soz kullanilsaydi o zaman belki de bu kadar guven verici olmazdi.’

Eline zorlukla gecirdigi birkac rubleyi baskasina vermekte tereddut etmeyen, hukuk ogrenimi goren zeki bir delikanli katil olunca onun yasadiklarini gercekten onemsiyor insan. Bazen ruyamizda sevdigimiz birinin olumunu veya bir suc isledigimizi goruruz de uyaninca gercek olmadigini gormenin ferahligi nasil ruyadaki hosnutsuzlugu bize hissettirmezse, Raskolnikov da oyle biri ki, bu cinayet ruya olmus olsa o da ayni sekilde rahatlayacak ve sevinecek gibi. Peki ayni zamanda nasil bu kadar gururlu olabiliyor, pismanlik duyamiyor bir turlu? Iste onu en basta bu sucu islemeye iten felsefesi:

‘Bir yanda budala, anlamsiz, onemsiz, ters, hastalikli, kimseye yarari olmayan; tam tersine herkese zarari dokunan, nicin yasadigini kendisi de bilmeyen, yarin nasil olsa kendiliginden olecek olan bir kocakari var… Ote yanda da, yardim goremediklerinden bos yere ziyan olan, genc, korpe gucler var… Hem bu gibileri binlercedir… Kocakarinin manastira adadigi parayla yapilmasi ve duzeltilmesi elde olan binlerce hayirli is ve tesebbus var… Yuzlerce, belki de binlerce kisi dogru yola cikariliyor… Onlarca aile sefaletten, ahlak fesadina ugramaktan, fena yola dokulmekten, zuhrevi hastaliklar hastanesine dusmekten kurtariliyor. Hem butun bunlar kocakarinin parasiyla oluyor… Kocakariyi oldur, parasini al, sonra da bu parayi butun insanligin, herkesin yararina harca. Ne dersin, yapacagin binlerce hayirli isle bu kucuk cinayet unutturulamaz mi? Bir hayirli olume karsi binlerce hayat… Bu bir aritmetik isi… Hem genel dengede bu veremli, bu aptal kocakarinin hayatinin ne degeri olabilir?’

Dostoyevski, Raskolnikov’u kader kurbani olarak gostermeye calismasa da, cinayet fikri kafasinda belirmeye baslarken rastlanti ile duydugu ve bu fikri besleyecek bilgiler, kaderin potansiyel suclari engellemek veya gerceklesmesine yardim etmek icin bazi cilveleri oldugunu gosteriyor.

‘Insanlar tabiat kanunlari geregince genellikle iki sinifa ayrilirlar: asagi sinif dedigimiz insanlar ki, biricik odevleri, kendileri gibi birtakim yaratiklarin cogalmasina yarayacak material vazifesi gormekten ibarettir. Bir de, kendi cevrelerinde yeni bir soz soylemek yetenek ve istidadini kendinde goren insanlar sinifi… Birinci bolum, yani kendileri gibi yaratiklarin cogalmasina material odevini gorenler, yaradilislari geregince tutucu insanlardir. Uysal bir yasayis surerler, boyun egerek yasamayi severler… Bence bu cesit insanlar soz dinler ve uysal olmak zorundadirlar, cunku bu onlarin odevidir. Onlar, boyle bir yasayista gururlarini incitecek hicbir sey gormezler. Ikinci sinifa gelince, bunlar boyuna kanun sinirlarini asarlar, yeteneklerine gore yikicidirlar ya da buna yatkindirlar… Buyuk bir cogunlukla ve pek cesitli sozlerle, bugunun, daha iyi seyler adina yikilmasini isterler.’

Marmeladov’a ve ailesine merhamet duyan Raskolnikov, fakirligin verdigi sikintiyi belki de daha guclu hissetmeye basliyor. Marmeladov’un olumunun etraftaki yegane etkisi:

‘Kiracilar birbiri pesinden kendi kapilarina cekildi. Hepsinin halinde, en yakinlarinin beklenmedik bir felaketi karsisinda bile insanlarda her zaman gorulen tuhaf bir sevinc duygusu vardi. En samimi acima, acisini paylasma duygularina ragmen, istisnasiz olarak hic kimse boyle bir duyguya kapilmaktan kendini alamamistir.’

Sunun, yazariyla birlikte olen bir tespit oldugu soylenebilir mi?

‘Belki de Katerina Ivanovna, butun kiracilarin, ayrica Amalya Ivanovna’nin kocasinin kendilerinden hic de asagi olmadigini, belki de onlardan cok daha ustun oldugunu, onlardan hicbirinin merhumun karsisinda boburlenmeye hakki olmadigini bilmeleri icin kocasinin hatirasina gerektigi gibi saygi gostermeyi rahmetliye karsi bir borc saymisti… Belki de burada, gunluk yasamimizda her birimiz ve hepimiz icin zorunlu olan bazi sosyal torenlerde bircok fakir fukarayi sadece baskalarindan geri kalmamak ve o baskalari tarafindan ayiplanmamak dusuncesiyle son cabalarini ve biriktirdikleri son meteligi harcamaya zorlayan o fukara guruhunun hepsinden cok etkisi olmustu.’

Marmeladov ailesinin geri kalan uyelerinin icler acisi hali ve ona gosterdikleri sevgi bazen Raskolnikov’un umutlanmasina yol acmaktadir.

‘Farkinda bile olmadigi bir humma nobeti icinde, sadece birdenbire butun varligini kaplayan bol ve guclu bir hayatin yeni ve sonsuz bir duygusuyla dolu olarak, acele etmeden, yavasca merdivenlerden iniyordu. Bu duygu birdenbire, umulmadik bir anda, affedildigi bildirilen bir idam mahkumunun duyacagi heyecanla olculebilirdi.’

Cogunlukla ise gururlu hali ile gercekci olmayan sevincli haller gelmektedir uzerine:

Kararli ve muzaffer bir eda ile: ‘Artik yeter!’ diye soylendi  ve sanki kara bir guce sesleniyor, ona meydan okuyormus gibi, boburlene boburlene ekledi: ‘Ey seraplar, ey manasiz korkular, ey hayaller hepiniz geri!.. Hayat denilen sey var. Sanki simdi ben yasamiyor muyum? Hayatim, henuz o ihtiyar kocakariyle birlikte sonmedi. Allah sana rahmet etsin, ama sen de baskalarini rahat birak! Artik akillandim, isiga ciktim, irademi, gucumu kazandim. Simdi goruruz! Boy da olcusuruz! Oysa ben bir arsinlik bir alan uzerinde bile yasamaya razi olmustum!

Kizkardesine soyle demistir:

‘Oyle bir sinira gelirsin ki, onu asamazsan mutsuz olursun, o siniri asarsan belki o zaman daha da mutsuz olursun!’

Sonralari, uzerindeki supheler kalktiktan sonra bile teslim olacagini bilmekle beraber hala icinde bir pismanlik duymamasi,  ayni derecede ilginc:

‘Merak ettigim bir nokta var: Acaba beni bekleyen bu on bes – yirmi yillik zindan yasayisim sirasinda, insanlarin onunde, her kelimede kendime haydut diyerek, yalandan aglama gosterileri yapacak kadar ruhca kuculecek miyim?... Evet, evet boyle olmasi gerek! Onlara gerekli olan budur! Iste hepsi de sokaklarda ileri geri mekik dokuyorlar… Ama bunlarin her biri, yaradilisi geregince haydut ve asagilik adam, hatta bundan da kotu: Hepsi de birer budala… Ama, beni surgune gondermekten vazgecmeyi bir dene bakalim, hepsi de soylu bir hosnutsuzluk gostererek kopurup tasacaklar…’

Bunun yaninda ara sira onume cikan mizahi ogeler de yok degil. Mesela Razumihin’in Dunecka’ya olan ilgisini farkeden Raskolnikov’un, onunla ‘iki metre boyunda bir Romeo’ diyerek ve yikanmis olusuyla, surdugu kremlerle dalga gecmesi komikti. Tabi bu gulusmeli diyaloglarin Raskolnikov tarafindan, sorgu yargicinin yanina girerken rahat gorunmek amaciyla yapilmis bir hesap oldugunu dusunursek kurguyu tekrar takdir etmek gerekir.

Diger bir ornek de  Svidrigaylov merhume esi Marfa Petrovna tarafindan surekli ziyaret edilmesi. Son gelisinde ipekli kumastan bir tuvaletle gorunup ona elbisesini begenip begenmedigini sorar. O ise once tuvaleti gozden gecirip sonra dikkatlice kadinin yuzune bakarak: ‘Marfa Petrovna, boyle incir cekirdegi doldurmayan seyler icin bana kadar gelmenin, rahatsiz olmanin ne geregi vardi?’ der.

Daha sonra intihar edecek olan bu adam, gordugu hayaletlerle ilgili ilginc bir fikre de sahipti:

‘Hayaletlerin, hortlaklarin yalniz hastalara gorunduklerini kabul ediyorum. Ama bu hal, hayaletlerin, hortlaklarin sadece hastalara gorunebileceklerini ispat eder, yoksa onlarin hic olmadiklarini degil!’

Epilog, Raskolnikov’un yedi yil kurege mahkum olarak Sibirya’ya gonderildigini, Sonya’nin da onunla beraber gittigini soyluyor. Raskolnikov ‘ikinci kisim’ yani yeni sozler soylemek icin dunyaya gelmis olan insanlardan olmayi beceremedigi icin kendine kizmaktadir:

‘Bari kader, ona pismanligi olsun cok gormeseydi!... Insanin icini yakan, uykusunu kaciran, yurekler acisi bir pismanlik!.. Oyle bir pismanlik ki, korkunc acisi insana, kendini asmayi, ya da suda bogulmayi hayal ettirdigini!... Oh, boyle bir pismanliga ne kadar da sevinecekti! (…) Benim dusunceleri, dunya kurulali beri yeryuzunde kaynasan ve birbirleriyle carpismakta olan oteki dusunce ve teorilerden hangi bakimdan daha budalaca oluyormus?’ diye dusunuyordu.

Sonunda ise Raskolnikov Sonya’nin inancini benimsemeye ve yeni bir hayata baslamaya karar veriyor. Yazara gore bu hayatin bedava verilmedigini, onu cok pahaliya ve gelecekte yapacagi buyuk fedakarliklarla satin almasi gerektigini ogrenecektir. Fakat ‘bizim simdiki hikayemiz burada bitmektedir.’ Keske benim hayalgucume birakmayip onu da yazsaydi Dostoyevski. Bu dikbasli katilin donusumunu gormek de ayni derecede ufuk acici bir yolculuk olabilirdi. 

---------------------------------------------------------

Not: Kitabin onsozunde ilginc bilgi ve tespitler var. Bunlardan biri de Rus edebiyatinin ana malzemelerinden birinin memur tabakasinin hayati oldugu tespiti. Biraz okuyan da basta Gogol ve Cehov olmak uzere memurlari ironic bir uslupla ele alan birden fazla Rus yazar hatirlayacaktir. (Hatta Cehov’un hikayeleri hakkinda yazarken bu yuzden Olacak O Kadar’a benzetmistim) Bu kitapta da romanin akisina dogrudan etki etmemekle birlikte kimi memur tasvirleri var ki cok tanidik geliyor:

‘O, hemen bayagilastirmak icin yururlukteki en yeni dusuncelere hemen ve mutlaka burnunu sokan, bazen samimi olarak hizmet ettikleri her seyi gulunc hale getiren sayisiz, cesit cesit, vakitsiz dogmus, ciliz insanlar, her alanda bilgisi eksik budalalar ve kendisini begenmisler surusunden bir kisi idi.’ 

Bunun yaninda Dostoyevski'nin muhendislik egitimi aldigini, Tolstoy ile cagdas olmalarina ragmen hic biraraya gelemediklerini ve kitap seklinde bir eserinin Turkce'ye ancak 1933 yilinda cevrildigini de onsozden ogrendim. 


27 Mayıs 2016 Cuma

Kaderci / Ivan Turgenyev


1960’larin sonu ile 1980’ler arasinda soyle bir adet varmis bence: Varlik Yayinlari kitaplarini –belki de ucuz diye- alip birilerine hediye etmek. Diger bir adet de, alanin bu kitabi okumamasi olabilir mi? Cunku aldigim kitaplar gayet elden dusme gorunumune sahip olsalar da ortak ozellikleri sayfalarin kesim yerlerinden ayrilmamis olmasi. 1967’de basilmis bir kitabi, hele de ilk sahibi ben degilsem, 2015 yilinda ilk benim okumam normal mi? Halbuki minimal gorunumu ve Nihal Yalaza Taluy gibi genellikle en baba cevirmenler tarafindan yapilmis cevirileriyle bulunmaz bir nimet bence hem o zaman hem simdiki zaman icin.
Kitaptaki oykuler hakkinda kisaca notlar duseyim:

***

Kaderci

Bir olumu trajikomik hale getirebilmek, yazarin buyuk basarisidir bence. Kimilerinin onemli zatlarla ilgili ebced hesaplarini buyuk bir gizemmis gibi one surmesi de komiktir ama, kaderi saplanti haline getirip sairane bir olum tasarlamak ayri komiktir. Basimiza gelenleri kendimizce yorumlamaya calisiriz da, gerceklesmemis olaylar uzerinden ‘olsaydi, ne guzel olurdu’ diye dusunmek en tuhaf huylarimizdan galiba.

Teglev adinda bir subay, oykunun kahramanidir. Bu siradan gorunuslu adamin ‘kader insani’ olarak anilmasinin sebebi canini kolayca tehlikeye atarak bir kopegi kurtarmasi, iskambil falinda cikacak kagitlari dogru bilmesi gibi olaylarla pekisiyor.

Donemin kahramanlik taklidi yapan bazi insanlari soyle tasvir ediliyor:

‘Neler yoktu bunlarda: Byron’luk ve romantizm havasi, Fransiz Ihtilali ve Dekabristleri tutarken Napoleon’a hayranlik; kadere, burclara sonsuz inanc, irade gucune guven, pozculuk, laf ebeligi ve boslugun bitmez tukenmez ic bunalimi… Gercek bir ruh gucuyle yucelik ozlemi, ote yandan kotu terbiye, cahillik, aristokratlik ve yaldiz ozentisi…’

Teglev ile ayni kulubede kalan anlatici, bilmem hangi seytanin durtmesi ile geceyarisi duvara vuruyor. O bunu tekrarladikca Teglev birinin kendisini cagirdigini dusunmeye baslayip disari firliyor. Yetmiyor, adinin ‘Ilyusa’ diye gecenin ortasinda fisildandigini duyuyor.

Dolanip duruyor karanlikta, anlaticinin tak-tak seslerinin kaynagini aciklamasi da birsey degistirmiyor artik. Masa’nin, ‘seninle evlenemem’ deyip kalbini kirdigi o kizin onu bulmaya geldigini soyleyip duruyor. Ertesi gun Petersburg’a gidiyor ve donup Masa’nin uzuntuden kendini zehirledigini soyluyor. Biraz dolastiktan sonra intihar ediyor. Isin ilginc tarafi, ardinda Napoleon ve kendisinin dogum ve olum tarihlerinin rakamlari toplaminin ayni oldugunu gosteren bir ebced hesabini mektup olarak birakiyor! (Kendisi de Napoleon gibi topcu subayidir!)  Anlatici daha sonra da Masa’nin koleradan oldugunu, Teglev’in bunu soyleyen doktora karsi cikarak ‘zehir’ diye direttigini de ogreniyor. Gece cagirilan Ilyusa’nin da satici Ilya oldugunu…

*****

Han
Bu kisaca yasli hanci Akim’in hizmetci Avdotya ile evlenmesi, Avdotya’nin ise yakisikli Naum’a Akim’in paralarini vererek, adamin elinden hem parasini, hem esini hem de hanini almasi seklinde ozetlenebilir. Sonunda Akim haci olup diyar diyar gezmistir. Boyle iste.

******
Certophanov ile Nedopuskin

‘Kayitsiz, belki biraz da alayci tabiat, insanlara, onlarin toplumdaki mevki ve maddi durumlarini hic hesaba katmadan birtakim istidat ve egilimler bagislamistir. Boylece fakir bir memur oglu olan Tihon’u da gayet hassas, tembel, yumusak ve ince ruhlu; sadece zevke duskun, koku, tad alma duygulari son derece geliskin bir insan olarak yarattiktan sonra lahanayla, kokmus balikla beslenmek zorunda birakmisti.’

Bu Tihon (Nedopuskin) bir ciftlik sahibinin yaninda soytarilik ederken, adam saka olsun diye olunce ciftligini ona birakacagini soylemis ve ertesi gun de olmus. Diger mirascilar Tihon ile alay ederken Certophanov onu kurtarir. Son derece kavgaci, surekli ‘kisizade’ olmakla ovunup duran ama haksizliga da baskasina bile yapilmis olsa katlanamayan biridir o.

Bir Yahudi’yi de eziyet eden koylulerin elinden kurtarir ayni sekilde. Adam iyiligin altinda kalmamak icin Certophanov’a guzel bir at hediye eder. Certophanov bu ati (Malek-Adel (?)) cok sever. Bir gece gelip ati caldiklarinda uzuntusu cok buyuk olur. Tam bir yil aradiktan sonra atini bulup getirir. Eskisi gibi atiyla ovunmeye baslar ama icine gizlice yerlesen bir suphe vardir. Acaba bu at Malek-Adel degil midir?

Tum hayvan besleyenler dusunur mu bunu bilmem, ama tavsanim niyet cektirilen beyaz tavsanlarla birebir ayni oldugu icin ben dusunurum arada: Acaba bir suru tavsanin arasina salsam, geri doner mi? Beni tanir mi? Ben hangisi oldugunu kesin olarak bilir miyim? J

Atin Malek-Adel olmadigini diyakosun ‘yeni atiniz eskisinden daha guzel’ sozuyle kesin olarak anlayan Certophanov, ati bir hendege goturur, vuracaktir. At ise kacmaya baslar. Ben at kurtuldu diye sevinirken, zavalli at o an evine donmekte olan Certophanov’u ‘ben geldim’ der gibi burnuyla durter. Certophanov ise ati alnindan vurur. Bu Rus yazarlarinin hayvanlara karsi bu acimasizligi benim icin cok fazla. Ne olurdu ki at kurtulsaydi?

******

Mumu

Sagir ve dilsiz, cam yarmasi gibi koylu Gerasim, sehirde kapicilik etmek icin bir konaga gelir. Bir kizi sever, tabi vermezler. Ustelik guzellikle pesini biraksin diye kiza sarhos taklidi yapmasini soylerler cunku Gerasim sarhoslari sevmez. Kizi evlendigi ayyasla beraber koye gonderirler. Gerasim bogulmakta olan bir yavru kopegi kurtarir, besler sonra. Simdi de ona duskundur, aksamlari onu koynunda yatirir. Bu guzel kopege, homurdanmasi ile cikarabildigi tek ses oldugu icin ‘Mumu’ adini verir. Kopegi bahcede goren Hanimefendi, onun yanina getirilmesini emreder. Fakat kopecik cekingendir, Hanimefendiden urkup ona hirlar. Hanim bunu gururuna yediremez, kahyasina kopegin konaktan uzaklastirilmasini soyler. Kopek gizlice satilir ama Gerasim her yerde onu arar. Sonunda kopek boynunda kopardigi iple geri doner.

Boyle bitse ya… Nerdeee? Ben anladim artik, Turgenyev’in tarzi pek Cehov gibi degil. Gulduru unsurlari olsa da, hep aci bitiyor hikayelerin sonu. Geri donen Mumu bir ayyasa havlayinca onun uzaklastirilmasi icin tum konak halki kulubeyi basar. Gerasim onlara isaret diliyle kopegin hakkindan kendisinin gelecegini soyler.

Son yaptigi kopegi bir ahci dukkanina goturup yemek yedirmek olur. Sonra da kayiga binip tugla parcalarina baglayip suya atar! Sart miydi sanki boyle bir son? Koyune geri donerken kopegi de goturse olmuyor mu? 

4 Ocak 2016 Pazartesi

Moy Universiteti / Benim Universitelerim – Maksim Gorki


Ben bunu okudugumda daha yaz gelmemisti. Bazen, siradaki kitabi ismine, o aralar benim icin onem tasiyan seylere gore secerim. O donemde birden fazla universite ile ilgili bir donemecteydim, ondan bunu aldim elime. Zeytinlikteki evde, kopegimiz yanibasimda uyuklarken okudum. Hatta baharin baslariydi. Kitabi pek sevmedim, zaten daha once Cocuklugum’u da okuyup begenmedigimi hatirliyorum. Yazarlar kendi hayatini yazma konusunda pek basarili degil bence. Intiharindan, asklarindan, okuma azminden bahsederken kendini oyle alaya aliyor ki, pek etkilenemiyor insan.

‘Insani insan yapan seyin cevresine gosterdigi direnis oldugunu cok erken anlamistim.’

‘Mujige, sen kardes, demek gerek, aslinda fena bir insan degilsin, ama kotu sartlar icinde yasiyorsun ve yasaminin daha iyi, daha rahat olmasi icin hic bir sey yapmasini bilmiyorsun… Yabani bir hayvan kendisine senden daha iyi bakar, kendisini senden daha iyi savunur. Halbuki butun kisizadeler, din adamlari, bilginler, carlar hepsi, hepsi senden, mujikten turedi; butun bunlar eski mujiklerdir. Gordun mu, anladin mi? O halde yasamasini ogren ki, seni daima yumruklamasinlar!’

‘Dogru yol gosterenlerden korkma, iyi adamlari hayattan kovma olaylarina bircok seferler rastladim. Boyle insanlara iki turlu davranirlar: Ya ilkin iyice aleyhinde bulunduktan sonra her careye basvurarak onu mahvederler; ya da bir kopek gibi gozlerine bakarak karsisinda elpence divan dururlar. Bu daha az raslanan yoldur. Boyle iyi adamlardan yasamayi ogrenmezler, onlara benzemeye calismazlar, beceremezler. Belki de istemezler. Yapabilirler, ama istemezler! Dusun ki: Insanlar buyuk emekler harcayarak kendilerine bir yasama bicimi kurmuslar, bu bicime alismislar. Derken birisi cikip isyan ediyor: Boyle yasanmaz! diyor. Biz en iyi guclerimizi bu hayata bagladik be, seytan alsin seni! Ve… Vurun ona, ogretmene, dogru yolu gosterene! Bize engel olma! Oysa yine de, canli gercek ‘boyle yasanmaz’ diyenlerdedir. Gercek bunlardadir. Yasami daha iyiye goturen bunlardir.’

Kazan Universitesi’ne gidecekmis, durumu yokmus okuyamamis. Surekli is degistirmis, bir ara firinda calismis:

‘Carsidan bir trampetcinin, dort mermisi olan bir tabancasini satin aldim. Kalbime rastlayacagini hesapliyarak gogsume ates ettim; ama ancak akcigerimi deldim.’

Tanistigi adamlar ona ogreticilik yapmis sonunda. Altini cizmis oldugum bolumler disinda pek birsey  hatirlayamadigim icin uzgunum. Zaten gidip uclemenin sonuncusunu okumusum :/

1 Ocak 2016 Cuma

Smert Ivana Ilyicha / İvan İlyiç’in Ölümü – Lev Tolstoy



Eylul’de okudum, ancak simdi yazabiliyorum. Soyle basliyor:

‘İvan İlyiç orada toplanmış olanların meslektaşıydı. Birkaç haftadır hasta yatıyor, hastalığının iyi olmayacağı söyleniyordu. Henüz görevinden ayrılmamakla birlikte, ölümü halinde onun yerine Alekseyev’in, Alekseyev’in yerine de ya Vinnikov’un ya da Ştabel’in atanacağı söylentileri dolaşıyordu. Bu nedenle, İvan İlyiç’in öldüğünü öğrenir öğrenmez odadaki bayların ilk aklına gelen, bu ölümün kendilerinin ve tanıdıklarının  yer değiştirmesi, yükselmesi üzerinde ne gibi bir etkisi olacağıydı.’

‘Bu ölümün zihinlerde uyandırdığı çeşitli yer değişikliği ve yeni bir göreve geçme düşüncesi bir yana, yakın bir tanıdığın ölmüş olması hepsinde, her zaman olduğu gibi,  ‘iyi ki ölen ben değilim de o’ şeklinde bir sevinç yarattı.’

Insanin kendine bile itiraf edemeyecegi birseyi bu adam nasil da bulup cikarip caktirmadan yuzune vuruyor. Ivan Ilyic’in mesai arkadaşı sosyal ödevlerini bitirip hemen kendini vint oyununa zor atiyor mesela.

Es seciminde farketmeden sunu dustur edinenler, okusalar ne hissederlerdi acaba?

‘İvan İlyiç kendisine daha iyi bir eş seçebilirdi, ama bu da iyi sayılırdı.’

Boyle anlamsiz davranislarda bulunmak neden bu kadar yaygindir ki?

‘Karısı ortada fol yok yumurta yokken hayatın tadını tuzunu kaçırıyordu. Durup dururken onu kıskanıyor, ondan kendisine ilgi göstermesini istiyor, sağa sola çatıyor, birtakım hoş olmayan kaba davranışlarda bulunuyordu.’

‘Arada bir karı koca arasında bazı anlaşmazlıklar çıkmıyor değildi, ama ikisinin de durumlarından memnun olmaları ve işlerin çokluğu büyük kavgaların çıkmasını önlüyordu. Her şey düzene girince biraz canları sıkılmaya, bir şeyin eksikliğini duymaya başladılar; neyse ki o zamana kadar yeni dostluklar kurulmuş, yaşamları yeni aliskanliklarla dolmuştu.’

Hayatta her seyi degistirecegi sanilan seyler vardir, gerceklestiklerinde ise aslinda pek az seyi degistirebildikleri gorulur: Ivan Ilyic’in yeni bir eve tasinmasi da benzer bir hikaye:

‘İstedikleri gibi bir daire de bulunmuştu. Eski tarza uygun, yüksek tavanlı bir konuk odası, çalışmak için kocaman bir salon, karısıyla kızı için ayrı odalar, oğlu için bir derslik; kısacası her şey tam onlar için düşünülmüş gibiydi. İvan İlyiç evin düzenini de üzerine aldı. Duvar kağıtlarını kendi eliyle seçti, evin mobilyasını elden düşme eşyalardan alarak beğendiği döşemelik kumaşlarla bunlara günün anlayışına uygun bir görünüş verdi. Her şey yavaş yavaş tamamlandıkça hayalinde yaşattığı şekle bürünüyordu. (…) İvan İlyiç her şey olup bittikten sonra evin günün zevkine uygun, ince, kibar bir görünüş alacağını anlamıştı. Akşamleyin uykuya yatarken salonun alacağı şekli hayal ediyordu. Henuz tamamlanmayan konuk odasina baktikca ocagi, ocagin onune konulacak paravanayi, etajeri, saga sola dagitilacak ufak sandalyeleri, duvarlara asilacak tabaklari, tunc biblolari yerli yerinde goruyordu. (...) Durusmalarda bazen dalip giderdi, bu sirada duz ya da kabartmali kornislerden hangisinin perdelere daha iyi gidecegini dusunuyor olmaliydi.’

‘Aslına bakılırsa pek zengin olmayanların zenginlere benzemek için aldıkları, ancak birbirininkine benzer. Ivan Ilyiç'inkinin olup olacağı da buydu. O da, kendisi gibi orta halli insanların belirli kişilere özenerek aldıkları döşemelik kumaş, abanoz mobilyalar, çiçekler, halılar, tunç biblolar cinsinden koyulu açıklı birtakım bilinen eşyalar almıştı. Bütün esyalari bu benzerlikle değerlerinden yitiriyordu, ama gelin bir de ona sorun!...’

Yeni evle ilgili bir isle ugrasirken duser, bir yerini incitir. Once onemsenmeyecek gibi gorunen bu incinme, bir sizi ile kendini surekli hissettiren bir agriya donusur (Kitabi okudugum siralarda yeni duzene alisma cabalari ile kendini gosteren surekli bir boyun agrisi Ivan Ilyic ile empati yapmami kolaylastirdi). O benden farkli olarak doktor doktor geziyordu ama:

 ‘Ivan Ilyiç doktorun kararından durumunun kotu oldugunu, doktor da dahil, belki  kimsenin buna aldırış etmediğini anladı. Bunu anlayınca da büyük bir şaşkınlık gecirerek kendine acımaya, böyle önemli bir konuda ilgisiz kalan doktoruna kin duymaya başladı.’

‘Doktoru ziyaret edeli beri Ivan Ilyiç'in başlıca uğraşısi, doktorun sağlığını koruması için söylediklerini harfi harfine uygulamak, ilaçlarını almak ve vucudunu günden güne kemiren ağrılarına kulak vermek olmuştu. Çevresindekilerin hastalıkları, sağlık durumları, onun en çok ilgi duyduğu konular arasına girdi. Yanında birilerinin hastalığından, Ölümünden, iyileşmesinden, hele hele kendisininkine benzeyen bir hastalığından söz edilmeye görsün, hemen dikkat kesiliyor, heyecanını belli etmeden sorup soruşturuyor, kendi hastalığıyla karsilastirmalar yapiyordu.’

Bazen guldurmuyor da degil:

‘Odasına gidip soyundu, eline Zola'nın bir romanını aldı. Ama bir türlü kendini okumaya veremiyordu. Hayalinde körbağırsağını isteğine uygun olarak düzeltti. Bütün organları görevlerini düzenli bir biçimde yaparak tıkır tıkır çalışiyordu. Kendi kendine, "Olacağı zaten buydu, yalniz doğaya biraz yardım etmek gerek," diye düşünüyordu. Bu sırada ilacını hatirlayarak dogrulup aldi, suyla icerek sirt ustu uzandi. Ilacın etkisini, ağrıyı nasıl yavaş yavaş kestiğini dinlemeye koyuldu.’

‘"Gaius gerçekten ölümlüdür, onun ölmemesi için bir sebep yok; ama ben Vanya, Ivan Ilyiç, başkayim... Bütün duygularımla, düşüncelerimle herkesten ayrıyım. Benim ölmek zorunda olmam akıl almayacak bir şey. Çok korkunç olurdu bu!"

Malesef tamame yabancisi olmadigim sayiklama halleri (insani bu kadar yoran cok az sey vardir herhalde):

‘Kanepenin arkalığında bir düğme, sahtiyan kaplamada kırışıklar, derken, "Sahtiyan hem pahalı, hem de dayanıksız... Onun yüzünden az mı kavga ettik?... Ama babamızın yırtılan çantasının sahtiyanı da, o yüzden çıkan kavga da bir başkaydı... Bunun icin bizi odaya kapatmışlar, annemiz bize börek getirmişti..." diye düşünerek yine çocukluğuna gidiyor, gene acı şeyler hatirliyor, bu düşünceleri kendinden uzaklaştırıp başka şeyler düşünmeye çalışıyordu.’

Allah insani bunlardan korusun iste. Ic hesaplasma bile degil bunlar, anlam verememek sadece. Otomatik pilota alinmis gibi yasanan bir hayat insana hayret veriyor demek ki.Hem de olum o kadar yakinken:

"Karşı konulmaz," diyordu. "Ama en azından nedenini anlayabilseydim! Bunu da yapamıyorum... Gerektiği gibi yaşamamış olsaydım aklım yatardı. Böyle bir şeyi nasıl kabul ederim?" Ivan Ilyiç şöyle bir gerilere gidince yaşamının geleneklere, göreneklere, nezaket kurallarına uygun geçtiğini düşünüyor, "Böyle bir şey olamaz!" diyordu. Bir yandan da gülümsüyordu.’

‘Kendisinden yüksekte olanların iyi saydığı şeylere karşı içinde uyanan belli belirsiz kıpırdanışlar, hani şu içinde uyanır uyanmaz kovmaya çalıştığı zayıf kuşkular doğru olabilirdi ve belki bunun dışındakiler gerçeğe aykırıydı! Eşi de, yaşama düzeni de, aile anlayışı da, görev ve toplum ilişkileri de temelden yanlıştı belki de.’

Sanki obur tarafa gecip de geri donmus gibi boyle tasvirler nasil yapilabiliyor?

‘Zaman kavramını unuttuğu üç gün boyunca, görünmeyen, karşı konulmaz bir kuvvetin onu sokmaya çalıştığı siyah çuvalın içinde debelendi durdu.’

‘Kendi kendine, "Evet, yaşamım boyunca gerekeni yapamadığım doğru," diyordu. "Ama zararı yok. 'Mecbur olunan şey' de pekâlâ yapılabilir. Peki nedir bu mecbur olunan şey?" Ivan Ilyiç bu soruyu sorduktan sonra birdenbire sakinleşti.’

Bir insandan sefkat esirgenmisse, o da bunu baskalarina gostermeyi ogrenememisse daha kotu ne gelebilir ki basina?

‘Can çekişen Ivan Iyiç avaz avaz bağırıyor, kollarını oradan oraya savuruyordu. Eli birden oğlunun başına çarptı. Çocuk elini yakaladı, dudaklarına götürdü, ağlamaya başladı, işte o anda kara deliğe yuvarlanarak oradaki ışığı görmüş, yaşamının gerektiği biçimde geçmediğini, ama henüz bunu düzeltebileceğini anlamıştı.’

‘Içinde ölüme karşı duyduğu her zamanki korkuyu arıyor, bulamıyordu. Nerede?... Ne ölümü?... Korkunun zerresi yoktu, çünkü ölüm yoktu. Ölüm yerine aydınlık vardı. "Demek öyle! Ne büyük mutluluk!..." Bütün bunlar onun için bir anda oluverdi ve bu anın anlamı artık değişmedi. Orada bulunanlar içinse can çekişmesi iki saat daha sürdü. Göğsünde bir şeyler hırıldıyor, bitkin bedeni tir tir titriyordu. Sonra hırlamalar, titremeler gitgide azaldı. Birisi üzerine eğilerek, "Bitti!" dedi. Ivan Ilyiç bunu işitti, içinden aynı sözü yineleyip, "Ölüm bitti, o yok artık," dedi. Derin bir soluk aldı. Daha soluğun yarısındayken durdu, gerindi ve can verdi.’


Ve spoiler’in en basindan, oykunun ismi ile verildigi olum gerceklesir. Olen hic haketmedigini dusunerek ve geride kendisi icin uzulen pek az insan birakarak gitmistir. Gercekci ve fazlasiyla uzucu bir hikaye.

27 Eylül 2015 Pazar

Gora – Rabindranath Tagore


Nobel odullu bu kitap, Hint kulturu ile ilgili okudugum ilk kitap degilse de, Hintli bir yazardan okudugum ilk kitap. Yarim yamalak da olsa Hint toplumu ve gelenekleri uzerine bir seyler ogrenmek mutlu etti beni.

Romanin kahramani Gora, muhafazakar ve partili bir genctir. Kadinlarla ayni ortamda bulunmak, hele hele onlarla konusmak onun icin kabul edilemez bir seydir. En yakin arkadasi Binoy ise kurallarin biraz esnemesine karsi degildir, ozellikle kadinin toplumdaki rolu konusunda cok tartisirlar:

‘Kutsal kitaplar, kadinin yuvasinin isigi oldugu icin saygiya deger oldugunu ogretir… Sadik bir es, bir ana olarak kadin bizim saygimiza, hayranligimiza layiktir. Ama onu bu temelden indirip cekiciligini ovmeye kalkarlarsa ona hakaret etmis olurlar.’

‘Ingilizler gibisin sen de. Her yerde kadinlari gormek istiyorsun. Evde, ev disinda, her yerde, yemeklerimize, calismamiza katilmalarini dusunuyorsun. Bunun icin, senin fikrin kabul edilirse kadinlar erkekleri golgede birakacak.’

‘Kadinlarimizin toplum hayatina hangi olcude ve ne bicimde karisacaklarini bildigimi iddia edecek degilim. Ama suna eminim ki, kadinlar Pudrah’in arkasinda sakli kaldikca memleketimiz bizim icin gercek olgunlugunu bulamayacak.’

Rahat ol Gora, yuzyillarin sindirilmisligini kolay kolay atamaz kadinlar, sen bir muddet daha rahat rahat takilirsin.

Binoy ara sira gittigi Brahmo Samaj toplantilari yuzunden de Gora’nin alay konusu olur. Cunku bu hareket bilgeligi ve sevgiyi temele alan ve insanin ozgurlugunu savunan, medeni toplumlardan nefret etmeyen bir tarikattir. Gora ise diger milletlerden, ozellikle Ingilizlerden nefret eder, Hintlilerin bunlari dislamakla yukselebilecegine inanir. Binoy, arkadasinin kati tutumundan bunaldiginda, Gora’nin annesi Anandamoyi’yi ziyaret eder ve onunla dertlesir. Zira o toplum kurallarini onemsemeyen ve bunun icin dislanan bir kadindir.

Oysa kurallar gercekten toplumun bir arada yasamasina kolaylik saglayacak turden degildir. Mesela, zengin aile mensuplari, dusuk kasttan birinin hazirladigi yemegi murder saymali ve yememelidir.

Hikaye Binoy’un evinin onunde olan bir kaza sonucu Pares Babu (babu, bey demektir) ve cocuklari ile tanismasi ile baslar. Ailesindeki kadinlardan baska kadin tanimamis olan Binoy, Pares’in kizi Susarita’yi begenir. Yasli adamin durumunu sormak icin evlerine gider ve duzenli olarak ziyarete baslar bu evi. Evin ikinci hanimi sosyete ozentisi Barodo Pares’e Labonya, Lolita ve Lila adinda kizlar vermistir. Susarita ve Satis ise diger hanimdandir.

Gora’nin abisi Mohim ise kizi Sasi’yi Binoy’la evlendirmek icin Gora’dan yardim istemistir. Gora ise Binoy’un Brahmo Samaj’a mensup ailelerle dusup kalktigini ve iyi bir Hindu olmadigini soyleyip yardim etmeyi reddeder. Yardim goremeyince Mohim kizini almasini istemeye Binoy’a gider. Bir kizin uzun sure evde beklemesi babasi icin utanc tabi. Evden baska yerde olmasina zaten izin yok…

Diger tarafta ise, Susarita’nin kuzeni Haran, Barodo’nun itelemeleriyle onu babasindan ister. Pares Babu hayret eder cunku Haran’in kizlarin onsekiz yasindan once evlenmelerine karsi oldugunu dusunmektedir. Haran ise her seyi kafasina gore esnetebilen o malum insanlardan oldugu icin ‘Bu kaide Susarita’ya uygulanamaz!’ der. ‘Cunku zekasi yasindan umulmayacak kadar gelismis bulunuyor.’ Maazallah, gozu acilmasin da… Goruyorsunuz ki, donemi elverdigince feminist mesajlara yer ayirmis bir kitap bu.

‘Haksizligin onunde boyun egen de sucludur. Cunku boylece dunyadaki butun kotuluklere goz yummus olur. Belki beni anlamiyorsunuz ama sunu bilin ki, din kotuleri cesaretlendirecek kadar safdil olmayi asla emretmez.’

Binoy, Susarita ile de din ve toplum uzerine konusabilmektedir artik. Binoy bu konusmalarda, kendinden daha atesli bir muhafazakar olan Gora’nin savunduklarina da yer verir. Bunlar, devlet yoneticilerine yoneltilen zamansiz elestirilerdir:

‘Bizim gercekten kutsal insanlara, ustun insanlara ihtiyacimiz var. Sadece bunlari butun kalbimizle, butun ruhumuzla istesek sahip olurduk boyle insanlara. Ama bunlari gelip gecici bir hevesle istemekle yetinirsek, dunyayi seytanlarla doldurdugumuz icin memnun olacagiz. Oyle seytanlardir ki onlar, islemiyecekleri suc yoktur. Iste boyle yaratiklarin ayaklarinin tozunu baslarimizin ustune silkeleyerek hayatlarini kazanmalarina goz yumuyoruz.’

‘Tecrube gostermistir ki, gorevlerinde yukseldikce yobazlasiyorlar. Baska bir adamin omuzlarinin ustunde yukselince, oz yurttaslariniza caresiz tepeden bakiyorsunuz ve bir kere de kendinizden asagida gorunduler mi, onlara karsi haksiz davranmanizin onune gecilemez.’

Kast sistemine yonelik elestiriler de yer aliyor:

‘Bir kedinin yani basiniza oturup da yemek yemesinde hic bir kotuluk gormezsiniz. Ama bazi insanlar sadece bulundugunuz odaya girseler, siz elinizdeki yiyecekleri atmak zorundasiniz. Insanin insana karsi gosterdigi bu kucumseme ve hakaret sistemini nasil mahkum etmeyebiliriz?’

‘… filozoflarca tasarlanmis olan esitlige ragmen, asagi kastlarin Tanri’nin tapinagina bile girmelerinin yasaklandigini goruyoruz. Tanri’nin evinde bile esitlik olmadiktan sonra, felsefemizde bunun bir kavram olarak bulunmasindan ne cikar?’

‘Kaba ve korkunc bir sofulukla yasaklari dinin temeli sayiyorlardi. Sanki butun dogustan gelen egilimleri, azicik kurallarin disina ciktiklari zaman kendilerini cezalandiracak olan yasaklardan bir ag icine alinmis gibiydi. Bu da onlari gunun her saatinde her turlu hareketten onluyordu. (…) Bu kolelikte onlari iyi ve kotu gunlerinde birbirine destek olacak bir birlik yaratmalarina yarayacak unsurlar yoktu.’

Hint bilgeliginden bolca nasibimizi aliyoruz:

‘Bir kimseye zihnini bir problem kurcalamadan once bir teori sunmak, karni acikmamis olan birine yiyecek vermek gibi bir seydir. Bu istihayi kacirip hazimsizliga sebep olur.’

O sirada Susarita  yillardir gormedigi teyzesine kavusur. Basta bu sevindirici olsa da sonradan Harimohini teyzenin sofuluklari ve kurnazliklari can sikmaya baslar. Mesela, Susarita’ya kismet bulup Susarita o kismet reddedince Gora’dan ona verilmek uzere evliligin faziletleri ile ilgili bir dini metin yazmasini ister:

Evlilik Kadin icin, yukselisini gerceklestirecegi yoldur… Baslica odevi aile yuvasindadir. Evlilik, asla kendini tatmin etmenin bir yolu olmayip bir hizmet ve feragat hayatidir. Bu hayat kendisine sevinc veya aci da getirse, gercekten dindar olan kadin, saf, sadik ve faziletli olarak buna katlanmali ve aile ocaginda dinin canli bir timsali olmalidir.’

Gora hapse girip cikmistir, babasinin sofulugu nedeniyle yillardir kendisinden saklanan sirri ogrenir: Babasi ‘Oldugumde cenazeme gelmeyeceksin!’ demistir. Annesinden kendisinin Irlandali ve hic bir zaman Hindu dini tarafindan kabul gormeyecek bir insan oldugunu ogrenip hayatinin en buyuk sokunu yasar. Isguzar arkadaslari ona Ganj kiyisinda buyuk bir arinma toreni hazirlamistir ama o bunu istemez:

Hindistan’in bir ucundan oteki ucuna kadar butun tapinaklarin kapisi bana kapali. Artik hicbir torende yerim yok benim. (…) Bugun ozgurum Pares Babu. Artik ne bir kire bulasmaktan, ne de kastimi kaybetmekten korkum yok. Durmadan arinmisligimi korumak icin cevremdeki seylere dikkat etmek zorunda olmayacagim.’

Haliyle Susarita’nin gurusu, Gora, iplerinden kurtulmustur artik. Susarita’nin elinden tutar ve Anandamoyi’ye saygilarini sunarak ozgur hayatina dogru yol alir. Bir kitap hikayesi de boyle bitti, siradaki!

4 Temmuz 2015 Cumartesi

L’Immoraliste / Ayri Yol – Andre Gide


Yetisme cabalarim devam etse de hala dort kitap geriden geliyorum. Ama bir sekilde hepsi yerini bulacak burada. Bu kitabi kus gibi hafifledigim bir gun, Ankara’da ust gecitten almistim. Bu yaziyi dingin bir ruh hali icinde yazmak isterdim ama hala onume ayni taraftan cikarilan engeller var. Bunlarin kalkmasi icin ise biraz vicdan lazim, o kadar.

Neyse efendim, Varlik Yayinlari, 1968 diyerek basliyoruz. Cabucak da bitiririz zira begenmedim kitabi J Michel adinda bir entelin hezeyanlari desem yeter bile. 19. Yuzyil sonlarinda  gecen hikayenin basinda Michel yakin arkadaslarini cagirarak basliyor anlatmaya:

Babasi gibi ‘akademik’ bir kisilik Michel. Sans eseri guzel bir hanimla, Marceline’le evleniyor. Balayindan itibaren anlamadigim bir sekilde surekli geziyorlar. Hastalandiklari zaman bile ‘belki suranin gunesi kemiklerimi isitir, belki suranin serinligi iyi gelir’ diye diye surekli geziyorlar. Hayir, biz bu Internet caginda bilet, aktarma, otel vs. zar zor ayarliyoruz: size nasil gittiginiz her ulkede bir arac, konaklama vs. bekliyor?

Adamimizda hep bir bosluk hissi. Kendi korusunda kacak avlanmalar, hirsizlik yapan cocuklara, kaba koylulere karsi bir alaka. Eserin isminden ve Menalque ile Michel’in konusmalarindan anliyorum ki adamimiz ‘ahlak’ sevmiyor. Haliyle zavalli Marceline verem olup olunce istedigi gibi sefih bir hayat surmek icin gun doguyor Michel'e. Ilginc olabilecek bir konu, bana gore iyi temellendirilemeyip bunaltici bir esere donusmus. (ya da : sen ne anlarsin Zeynep? )

‘Bu yolculuk suresince mutlulugumuz oyle esit, oyle sakindi ki, hicbir seyini anlatamam. Insanlarin en guzel eserleri acili eserlerdir hep. Bir mutlulugun  hikayesi ne olabilirdi? Mutlulugu hazirlayan, sonra da yikan seylerden baska hicbir sey anlatilamaz.’

Eklenti: Otobiyografik izler tasiyormus. Oldum olasi sevmem. Gercek hayat hikayeleri zaman zaman carpici olabiliyor, evet, ama bir yazarin hayat hikayesinin iyi olma ihtimali ne kadar? Bence cok degil. Yine de istisnalari aramaya devam. 


24 Haziran 2015 Çarşamba

North and South – Elizabeth Gaskell


“On earth is known to none
The smile that is not sister to a tear.’   ELLIOT

Baska baska seylerle ugrasirken tembel tenekeligim tuttu, okuduklarimin hikayesini yazmadim. Gec de olsa bu kitabin da notunu dusmeliyim buraya. Bristol’den almistim, ciltli versiyonunu bulamamistim, abebooks.com’dan da haberim yoktu o zamanlar J Kitabin tipi oyle gostermese de epeyce uzun bir romanmis, bitirmem uzun surdu.

Efendim, dikbasli ve durust Margaret Hale’in hikayesidir bu. Miss Hale Londra’da kuzeni Edith ve ailesiyle yasamaktadir. Edith’in evlenmesiyle o da Southampton’a anne ve babasinin yanina donecektir. Yasadiklari yer masalsi bir guzellige sahip, New Forest yakinlarinda Helstone adinda bir koydur. Dort ay yakinlarinda yasayip hava muhalefeti nedeniyle gidemedigim bir yer New Forest; dort ayin sonunda uzgun ve yorgun oradan ayrilmis oldugum icin icim buruldu bu koyun tasviri karsisinda. Ki Ingiliz koylerinin 21. yuzyilda bile ne kadar guzel ve temiz kalabildigini gormus biri olarak 19. Yuzyildaki hali zaten masal gibidir, diyebiliyorum.

Kizimiz iste Londra’dan bu guzel koye geri doner. Kati kurallari vardir, nedense ticaretle ugrasan insanlari hor gorur: ‘ Firincilara ve kasaplara hayran olmami beklemiyorsun herhalde, degil mi anne?’ der mesela. Kendi babasi koy papazidir, herkese yardim eder. Ne var ki bu adam, uzun okumalar sonucu itikadindan supheye duser hale geldigi icin papazligi ve ona ayrilan konutu birakmak istedigini kizina aciklar. Margaret cok uzulur ama on bes gun icinde babasinin karari uzerine kuzeye, bir endustri kenti olan Milton-Northern’e gitmek zorundadirlar.
Bundan bir gun once Edith’in esinin kardesi (biliyorum bunun icin guzel Turkcemizde bir kelime var) Helstone’a gelip onu ziyaret eder ve  ona ilan-i ask eder. Edith onu reddetmenin ve Helstone’den ayrilmanin yurek cirpintilariyla hazirliklarini yapar ve yola cikarlar. Surekli havadan sikayet eden annesini hizmetciyle birlikte deniz kiyisinda bir yere yerlestirip babasi ile ev aramaya koyulur. Margaret’in isim babasi Mr. Bell, bu kasabada fabrikasi olan Mr. Thornton’a yonlendirmistir onu. Mr. Thornton ve niceleri, zenginlesiyor olmalarina karsin egitim eksikliklerinin farkina varmis ve Mr. Hale gibi egitimli kisilerden ders almaya baslamistir. Mr. Hale de ozel ogretmen olarak  hayatini kazanacaktir.

Duvar kagitlari zevksizce kaplanmis bir ev bulurlar kafalarina gore. Kagitlarin degismesini isterler ama Mr. Thornton’un gizli mudahalesi olmadan ev sahibi bunu kaale almayacaktir. Mr. Thornton konusunda Gaskell bana gore cok iyi is cikarmis. Ilk gorusmelerinde, babasi disarda oldugu icin cekinmeden Thornton’u kabul eden Margaret, birkac dakika sonra can sikintisiyla etrafini izler ve bir tuccar olan bu beyi dikkate bile almaz. Eh, her zaman ilk goruste ask olacak degil ya… Sonraki gorusmelerinde ise isci ve isveren meselelerinden konusup, o donemde bir kadin ve erkek ne kadar tartisabilirse o kadar tartisiyorlar. Margaret ‘kadinlarin incir cekirdegini doldurmayan bos muhabbetlerindense erkeklerin ciddi meselelerini dinlemeyi seven’ bir kiz oldugu icin istisna sayilabilir tabi.

Kitabin ortalarina gelmisim, esime anlatirken farkediyorum ki Guney, insanlarin eski moda yasayislarini hala surdurebildigi, sakin ve muhafazakar bolgeyi; Kuzey ise sanayilesmenin estetigi bitirmeye basladigi ve insanlarin surekli acelesinin oldugu yerleri temsil ediyor. Pamuk fabrikalari var kuzeyde, isciler ucretlerinin artmasini isteyince Irlanda’dan ucuz isci getiriliyor.

Margaret fenalasan annesi icin zengin Thornton’lardan waterbed*  istemeye gittiginde, iclerindeki bu Irlandalilari istemeyen yerli isciler ayaklaniverir. Malikanenin kapisina kadar gelen ofkeli kalabalik bagirip cagirmaktayken Margaret Mr. Thornton’u iscileri ikna etmeye gonderir. Lakin insanlarin insanliktan cikmaya meyilli oldugunu gorur ve kapinin onune cikip kendini ona siper eder!

Bu, hikayenin kirilis noktasidir. Atilan bir tas Margaret’i bayiltacak ve Mr. Thornton da onu sevdigini anlayacaktir bu sayede. Askini actigi Margaret ise ‘o kalabaliktan herhangi biri olsa ona da kendimi siper ederdim’ diye cool davranacak ve bu davranis da Pride and Prejudice’e benzetilen bir yol verecektir oykuye. Lennox, bir an icin dostluk ve ask arasindaki ince cizgiyi asmis ve sonra pisman olmusken, Thornton ile hicbir zaman dost olmamistir Margaret.

Kayda deger bir yani, bas karakterin bir yandan fabrika sahipleri ile, bir yandan da isci sinifiyla gorusup bir nevi kopru gorevi gormesi. Margaret,  Nicholas ve kizi Bessy Higgins ile konusuyor, ne kadar fakir olduklarini, Bessy’nin is yuzunden bozulan sagligi nedeniyle yakinda olecegini goruyor. Kuzeyin anlasilmaz aksani kitap sayfasindan bile buram buram tutuyor valla: ‘hersel’, clemming, hoo, m’appen, nobbut’… Ne bunlar yaa diyordum ki kitabi bitirince arkasinda ‘glossary of dialect words’ gordum, taslar yerine oturdu. Hep sonradan gelir aklima, hep sonradan.

Dert, sikinti bitmiyor ki Margaret icin. Annesi fenalasiyor, ‘oglumu isterim’ diye tutturuyor. Oysa oglu, Frederick, isyan sucuyla idama mahkum edilmis bir denizcidir ve Ingiltere’ye gelirse davasi gorulecektir. Margaret’in bir mektubu ile bu talihsiz delikanli gelip annesini gorur ve ana ogul oylece el ele otururlar. Uykuda bile oglunun elini birakmayan hasta bir anne ve kardesinin yemegini bebek gibi kasikla veren bir abla.. Uyanip bu  manzarayi gorunce ‘cok bencilim, ama bu uzun surmeyecek’ diyor anne ve   kisa sure sonra son nefesini veriyor . Kizini da Mrs. Thornton’a  emanet ediyor.

Frederick giderken istasyonda onu taniyan bir sarhosu telef edip bir de Margaret ile beraber  Mr. Thornton’a gorunerek nurtopu gibi bir yanlis anlamaya sebep olur. Mr. Thornton artik Margaret’i gormezden gelmeye baslar ve bu Margaret’i cok uzmektedir. Beyimiz artik iscileriyle iyi gecinmekte, onlara cikan yemegin vs. iyilestirilmesi icin ugrasmaktadir. Sivri dilli isci Nicholas ile tartismakta, sorunlarini anlamaya calismaktadir. Hanimefendimiz ise kardesi ile ilgili olasi bir davanin nasil sonuclanacagini Londra’da bir avukattan sormakta ve kardesinin masumiyetine tanik olabilecek birini aramaktadir. 

Babasini da Cambridge’ye yaptigi bir ziyarette kaybeden Margaret, simdi vaftiz babasina emanettir. Kardesinin davasinin olmayacak is oldugu anlasilinca, onun Ispanya’da, nisanlisiyla daha mutlu olacagina karar verilir ama Margaret ne olacaktir? Bu Mr. Bell ‘Pearl’ diye hitap ettigi kizimizi (Margaret, inci demekmis) Helstone’a bir kez daha goturmeye karar verir. Margaret eski evlerinde oturur buldugu yeni papaz ailesini gorunce hicbir seyin eskisi gibi kalmadigini hisseder. Insanlari cikarinca bir mekandan ne kalir ki?

Artik toparlamam gerekiyor. Ispanya’ya mi gidecek, Bell ile mi kalacak, Edith’e mi gidecek Margaret… Onca ihtimalin arkasindan tabi bekledigimiz gibi yanlis anlasilma cozulur ve Margaret Mr. Thornton’a kalir. Karsilikli itiraflarin ardindan adamimiz cebinden birkac solmus cicek cikarir. Margaret bunlarin nereden geldigini anlamistir.
Aklimda kalsin istediklerim:

‘She wished she had spoken more – stronger. Sharp, decisive speeches came thronging into her mind, now that it was too late to utter them.’

‘What I do exclude is the remorse afterwards. Blot your misdeeds out (if you are particularly conscientious), by a good deed, as soon as you can; just as we did a correct sum at school on slate, where an incorrect one was only half rubbed out. It was better than wetting our sponge with our tears; both less loss of time where tears had to be waited for, and a better effect at last.’

‘She wanted everything to look as cheerful as possible; and yet, when it did so, the contrast between it and her own thoughts forced her into sudden weeping.’

‘The meanest thing to which we bid adieu,
Loses its meanness in the parting hour.’  ELLIOT

* waterbed, agrili hastalarin rahat etmesi icin su uzerinde yatmalarini saglayan bir yatak turuymus.